<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Bedava müzik indir,1733 koxp hileleri,Kops 1733 indir,Sxe 7.8 indirme - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.samimi.net/</link>
		<description><![CDATA[Bedava müzik indir,1733 koxp hileleri,Kops 1733 indir,Sxe 7.8 indirme - http://www.samimi.net]]></description>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 02:38:13 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[IMF ile anlaşma yok]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15513</link>
			<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 03:07:58 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15513</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">IMF ile anlaşma yok  </span></span>	<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yürütülen stand-by görüşmeleri rafa kaldırıldı. Türkiye, Fon ile finansal sistemin sağlamlığının incelendiği 4. madde çerçevesinde görüşmeler yapacak. Kararda, Türkiye'nin küresel ekonomik krizi Fon olmadan da az hasarla atlatmasının yanı sıra IMF Türkiye Masası Şefi Rachel van Elkan'ın görüşmelerdeki katı tutumu etkili oldu.<br />
<br />
Türkiye ile Uluslararası Para Fonu (IMF) arasındaki stand-by görüşmeleri rafa kaldırıldı. Taraflar, bunun yerine finansal sistemin sağlamlığının incelendiği 4. madde konusunda görüşmelerin sürdürülmesini kararlaştırdı. Bu çerçevede bir IMF heyeti mayıs başında Türkiye'ye gelecek. Başbakan Tayyip Erdoğan, stand-by anlaşması yapılmaması kararını IMF ile ortak olarak aldıklarını açıkladı. Devlet Bakanı Ali Babacan, bundan sonra ilişkilerin Orta Vadeli Program kapsamında devam edeceğini söyledi. IMF Dış İlişkiler Direktörü Caroline Atkinson ise Türkiye'nin ekonomik görünümünün iyileştiğinin altını çizdi.<br />
<br />
2008'de sona eren stand-by anlaşması için görüşmelerin yürütülmemesinde, Türkiye'nin IMF olmadan küresel krizden en az hasarla çıkmayı başarması etkili oldu. Ayrıca, bankacılık sektörünün kârlılığı, Hazine ihalelerine gelen rekor talep ve kredi derecelendirme kuruluşlarının not artırımı da bu kararı etkileyen diğer gelişmeler. Hazine yetkililerinden edinilen bilgiye göre, IMF Türkiye Masası Şefi Rachel van Elkan'ın katı tutumu da bu gelişmelere eklenince kredili bir anlaşma için görüşmelere ara verildi.<br />
<br />
Türkiye ekonomisinin son iki yılda elde ettiği başarıları tüm dünyaya gösterdiğine dikkat çeken Hazine'den üst düzey bir yetkili, "Kredi derecelendirme kuruluşlarının not artırımı da bu süreci teyit etti. Bir de IMF Türkiye Masası Şefi Elkan'ın katı tutumu da buna eklenince kredili bir anlaşma için görüşmelere ara verildi." değerlendirmesinde bulundu. Hazine Müsteşarlığı ise yaptığı açıklamada, IMF heyetinin 24-25 Nisan tarihlerinde yapılacak IMF-Dünya Bankası bahar toplantılarının ardından 'dördüncü madde' görüşmelerini yürütmek üzere Türkiye'ye davet edildiğini ifade etti. Dördüncü madde görüşmeleri, tüm üye ülkelerin IMF Ana Sözleşmesi gereğince her yıl gerçekleştirmesi gereken bir konsültasyon mekanizması olarak biliniyor. Bu görüşmeler kapsamında ülkelerin maliye ve para politikaları ele alınıyor. Dış denge ve kamu borç gelişmeleri inceleniyor ve uygulanan politikaların büyüme ve ödemeler dengesi üzerindeki etkileri değerlendiriliyor. Türkiye'nin bu kapsamdaki son gözden geçirmesi Mayıs 2007'de yapılmıştı. Son gelişmenin ardından Türkiye'nin IMF heyetini stand-by için çağırmaması halinde kredili bir anlaşmaya girilmeyecek.<br />
<br />
Türkiye'nin Fon'a olan yaklaşık 8 milyar dolarlık borcu üç yıl sonra bitiyor. Fon'a üye ülkeler anlaşma yapılmasa dahi 4. Madde Konsültasyon Çalışması çerçevesinde düzenli olarak denetleniyor. Görüşmeler çerçevesinde, IMF uzmanlarından oluşan bir heyet ekonomik verileri toplamak ve ülkenin ekonomi politikaları hakkında hükümet ve Merkez Bankası yetkilileriyle görüşmelerde bulunmak üzere ziyarette bulunuyor. Bu çerçevede ilgili ülkenin makro ekonomik politikalarını gözden geçirerek, finansal sistemin sağlamlığını, makro ekonomik politikaları ve bunları etkileyebilecek sosyal, endüstriyel, idari ve diğer sorunları inceliyor. Gerekli analizler yapıldıktan sonra hazırlanan rapor İcra Direktörleri Kurulu'nun onayına sunuluyor.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
IMF: TÜRKİYE EKONOMİSİ GÜÇLENDİ</span><br />
<br />
IMF Dış İlişkiler Direktörü Caroline Atkinson, Türkiye'nin ekonomik görünümünün iyileştiğini ve Türkiye ile Fon'un bu temelde, 4. madde istişarelerini mayıs ayında başlatma konusunda mutabakata vardıklarını açıkladı. Atkinson, küresel ekonomide ve finans piyasalarında devam etmekte olan iyileşmenin, Türk yetkililerince Orta Vadeli Program çerçevesinde uygulanmakta olan ekonomik politikalarla birlikte, Türkiye'nin ekonomik görünümünü güçlendirdiğine dikkat çekildi. Türkiye ile IMF arasında 19 defa stand-by anlaşması yapılırken bunlardan sadece son ikisi başarıyla tamamlanabildi. Fon'la ilişkilere başlanılması ile birlikte ilk stand-by anlaşmasının yapıldığı tarih 1 Ocak 1961.<br />
Türkiye, yoluna Orta Vadeli Program ile devam edecek<br />
<br />
Başbakan Tayyip Erdoğan, IMF ile stand-by anlaşması yapılmayacağı kanaatine ortak olarak vardıklarını söyledi. Fon ile yapılan görüşmelerde Türkiye'nin prensiplerinden asla taviz vermediklerini vurgulayan Erdoğan, "Örneğin, 'Belediye gelirleriyle ilgili yasa değişikliği denirse biz bunu yapmayız' dedik. Yasayı değiştirmişiz zaten. Buna benzer birçok konu olmuştur. Bununla ilgili mutabık kalmadık, bunlar stand-by anlaşmasını ortadan kaldıran etkenlerdir." dedi. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da, bundan sonraki ekonomi politikalarının Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında sürdürüleceğini açıkladı.<br />
<br />
Erdoğan ve Babacan, Türkiye-Kore İş Forumu'nun ardından IMF ile ilgili sorulara cevap verdi. Erdoğan, Fon ile iki yıldır görüşmelere ara verildiğine işaret ederek, bu arada zaman zaman hükümet yetkililerinin Fon temsilcileriyle görüştüğünü, kendisinin de eğer mutabık kalınırsa bir anlaşma olabileceği hususunda açıklamaları olduğunu kaydetti. Erdoğan, "Fakat özellikle herhangi bir siyasi dayatma olursa, kurumsal değişikliklere yönelik bu konularda evet demeyeceğimizi söylemiştik. Son dönemlerde bu konuda artık pek 'illa bu da olsun' gibi bir yaklaşımları yoktu. Fakat son geldiğimiz noktada, Türkiye'nin ekonomide ayakları üzerinde duran bir ülke olduğu görünümü stand-by anlaşmasına gerek kalmadığı kanaatini IMF'de de oluşturdu. Bundan dolayı böyle bir anlaşmanın yapılmayacağı kanaatine ortak olarak varmış durumdayız." dedi. <br />
<br />
<br />
<br />
 Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Babacan da, Türkiye'nin pek çok ülkeden farklı olarak kendi çıkış stratejisini açıklamış ve fiilen de uygulamaya başlamış olduğuna işaret etti. Geçen sene için koyulan hedeflerden daha iyi bir noktaya ulaşıldığını, 2010 yılında bugüne kadarki gelişmelerin de hedeflerden bir miktar daha iyiye doğru gidişi gösterdiğini belirtti. Babacan, şöyle konuştu: "OVP artık içeride ve dışarıda kendi güvenilirliğini sağlamış bir program. IMF olsa da olmasa da bizim uygulamamız bundan sonra 6 aydır olduğu gibi kendi Orta Vadeli Program'ımız çerçevesinde devam edecek. Stand by anlaşması IMF'ye üye 192 üyenin tümü için sürekli açık olan bir kapı. Bu zaten her aşamada gündeme gelebilecek bir konu ama bugün için artık bizim gündemimizde değil. Mayısta yapacağımız gözden geçirme çalışmalarında tekrar bu tabloya bakacağız. Ondan sonrasıyla alakalı ne yapacağımıza o gün itibarıyla karar vereceğiz. Bugün itibarıyla baktığımızda mayıs sonrası için de bir stand-by gerekliliği yok." Türkiye'nin iki yıldır bir IMF programı olmadan ama Fon ile yakın bir istişare ile kendi programını yürüttüğüne işaret eden Babacan, bundan sonraki dönemde de bu şekilde bir ilişki sürdürülebileceğini kaydetti. Babacan, "Dünyanın bu kadar önemli bir krizden çıkma aşamasında olduğu, her gün, her hafta, her ay projeksiyonların revize edildiği, dünya ile ilgili beklentilerin yeniden gözden geçirildiği bir ortamda çok uzun vadeli bağlayıcı şeyler söylemeyi bugün itibarıyla doğru görmüyorum." ifadesini kullandı.<br />
<br />
Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince: Kendi ayaklarımız üzerinde durabiliyoruz<br />
IMF, Türkiye'nin muhtaç olduğu bir destekçi değil. En zor durumda olduğumuz 2001 sonrasında bile söyledim. Türkiye desteksiz durabilecek duruma geldi. IMF ile ilgili 'olsa iyi olur' dediğimiz zamanlar oldu. Ama olmaması sebebiyle bir kayba uğradığımız kanaatinde değilim. Ekonominin performansını izlediğimizde stand-by'lı ya da stand-by'sız daha iyi bir performansı yakalayamazdık. Alınan ekonomik tedbirler Türkiye'yi olumlu yere getirdi. Bu durum Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde durduğunu teyit ediyor. Türkiye'yi kredilendirme açısından etkilerse olumlu olur.<br />
<br />
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi: Ülkemizin herhangi bir kaybı olmaz<br />
Yaptığımız açıklamalarda, Türkiye'nin ekonomik performansıyla gelişmekte olan ülkelerden ayrıştığını, hükümetimiz tarafından kuvvetli bir program ortaya konulduğunu, IMF olmadan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları tarafından notunun artırıldığını, muhtemel bir anlaşmanın dışarıda başarısızlık olarak algılanacağını ifade ederek IMF ile stand-by'a ihtiyaç olmadığını belirttik. Türkiye'nin IMF anlaşması olmadığı için bir kaybı yoktur. Türkiye krizin en etkili olduğu 2009 yılında bile ödemeler dengesinde sorun yaşamadı. 2010'da da yaşamayacak.<br />
<br />
İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Murat Yalçıntaş: Karar, Türk ekonomi tarihi için milat<br />
Şu net bir şekilde ortaya çıktı ki artık Türkiye, IMF ile stand-by anlaşmasına gitmeyecek. Bu açıklamanın önemi şu: Türkiye çok çok önemli bir dünya krizini hiçbir dış reçeteye, hiçbir dış desteğe ihtiyaç duymadan, tamamen kendi bürokrasisi, kendi siyasileri tarafından hazırlanan bir Orta Vadeli Ekonomik Program'ıyla başarılı bir şeklide geçmiştir. Bu sabah IMF'nin yaptığı açıklamalar, bunun dünyanın en önemli ekonomik kuruluşu tarafından da teyit edilmiş olmasıdır. Ben bu sabahki açıklamayı Türk ekonomi tarihinin bir miladı olarak kabul ediyorum.<br />
<br />
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu: Türkiye, dünyadan kaynak bulabilir<br />
Türkiye'nin illa IMF'ye ihtiyacı olacak diye bir şey yok. Krizin en sıkıntılı devresini IMF'siz atlatmış durumdayız. Bunu bir problem olarak görmüyorum. Türkiye illa Fon ile anlaşma yapacak diye bir kaide yok. Kendi imkânlarımızla zaten gidebiliyoruz. Yol haritamız belli olduktan sonra gerisi önemli değil. Türkiye IMF ile ilişkilerini kopartmış değil. Böyle bir kaygı duyacak sebep yok ortada. Mayısta zaten gözden geçirmeye gelecekler. 2008'de anlaşmamız yoktu. 2009'da yoktu. 2010'da da yok. Ayrıca, Türkiye'nin kendisi dünya ekonomisinin düzelmesiyle kaynak bulabilecek durumdadır.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Ümit Boyner: IMF, içi boş tartışma haline gelmişti</span><br />
Hayal kırıklığına uğramadık. IMF tartışması son zamanlarda içi boş bir tartışma haline geldi. Önemli olan Türkiye'nin büyümeye geçerken (zaman) finansmanının sağlanmasıdır. Bunun nasıl yapılacağı önümüze konulursa veya program içinde sistemli bir anlayış ortaya konulursa reformlar konusunda daha açıklığa kavuşacaktır. Türkiye'ye sermaye girişi her an olabilir. Türkiye, krizden nispeten az etkilendi. 'IMF anlaşması olsaydı daha mı az küçülürdük?' o tartışmaya girmemeliyiz. Hükümet finansman konusu üzerinde durmalı. Mali kural ve boyutları önemli. alıntı-]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-style: italic;"><span style="font-weight: bold;">IMF ile anlaşma yok  </span></span>	<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yürütülen stand-by görüşmeleri rafa kaldırıldı. Türkiye, Fon ile finansal sistemin sağlamlığının incelendiği 4. madde çerçevesinde görüşmeler yapacak. Kararda, Türkiye'nin küresel ekonomik krizi Fon olmadan da az hasarla atlatmasının yanı sıra IMF Türkiye Masası Şefi Rachel van Elkan'ın görüşmelerdeki katı tutumu etkili oldu.<br />
<br />
Türkiye ile Uluslararası Para Fonu (IMF) arasındaki stand-by görüşmeleri rafa kaldırıldı. Taraflar, bunun yerine finansal sistemin sağlamlığının incelendiği 4. madde konusunda görüşmelerin sürdürülmesini kararlaştırdı. Bu çerçevede bir IMF heyeti mayıs başında Türkiye'ye gelecek. Başbakan Tayyip Erdoğan, stand-by anlaşması yapılmaması kararını IMF ile ortak olarak aldıklarını açıkladı. Devlet Bakanı Ali Babacan, bundan sonra ilişkilerin Orta Vadeli Program kapsamında devam edeceğini söyledi. IMF Dış İlişkiler Direktörü Caroline Atkinson ise Türkiye'nin ekonomik görünümünün iyileştiğinin altını çizdi.<br />
<br />
2008'de sona eren stand-by anlaşması için görüşmelerin yürütülmemesinde, Türkiye'nin IMF olmadan küresel krizden en az hasarla çıkmayı başarması etkili oldu. Ayrıca, bankacılık sektörünün kârlılığı, Hazine ihalelerine gelen rekor talep ve kredi derecelendirme kuruluşlarının not artırımı da bu kararı etkileyen diğer gelişmeler. Hazine yetkililerinden edinilen bilgiye göre, IMF Türkiye Masası Şefi Rachel van Elkan'ın katı tutumu da bu gelişmelere eklenince kredili bir anlaşma için görüşmelere ara verildi.<br />
<br />
Türkiye ekonomisinin son iki yılda elde ettiği başarıları tüm dünyaya gösterdiğine dikkat çeken Hazine'den üst düzey bir yetkili, "Kredi derecelendirme kuruluşlarının not artırımı da bu süreci teyit etti. Bir de IMF Türkiye Masası Şefi Elkan'ın katı tutumu da buna eklenince kredili bir anlaşma için görüşmelere ara verildi." değerlendirmesinde bulundu. Hazine Müsteşarlığı ise yaptığı açıklamada, IMF heyetinin 24-25 Nisan tarihlerinde yapılacak IMF-Dünya Bankası bahar toplantılarının ardından 'dördüncü madde' görüşmelerini yürütmek üzere Türkiye'ye davet edildiğini ifade etti. Dördüncü madde görüşmeleri, tüm üye ülkelerin IMF Ana Sözleşmesi gereğince her yıl gerçekleştirmesi gereken bir konsültasyon mekanizması olarak biliniyor. Bu görüşmeler kapsamında ülkelerin maliye ve para politikaları ele alınıyor. Dış denge ve kamu borç gelişmeleri inceleniyor ve uygulanan politikaların büyüme ve ödemeler dengesi üzerindeki etkileri değerlendiriliyor. Türkiye'nin bu kapsamdaki son gözden geçirmesi Mayıs 2007'de yapılmıştı. Son gelişmenin ardından Türkiye'nin IMF heyetini stand-by için çağırmaması halinde kredili bir anlaşmaya girilmeyecek.<br />
<br />
Türkiye'nin Fon'a olan yaklaşık 8 milyar dolarlık borcu üç yıl sonra bitiyor. Fon'a üye ülkeler anlaşma yapılmasa dahi 4. Madde Konsültasyon Çalışması çerçevesinde düzenli olarak denetleniyor. Görüşmeler çerçevesinde, IMF uzmanlarından oluşan bir heyet ekonomik verileri toplamak ve ülkenin ekonomi politikaları hakkında hükümet ve Merkez Bankası yetkilileriyle görüşmelerde bulunmak üzere ziyarette bulunuyor. Bu çerçevede ilgili ülkenin makro ekonomik politikalarını gözden geçirerek, finansal sistemin sağlamlığını, makro ekonomik politikaları ve bunları etkileyebilecek sosyal, endüstriyel, idari ve diğer sorunları inceliyor. Gerekli analizler yapıldıktan sonra hazırlanan rapor İcra Direktörleri Kurulu'nun onayına sunuluyor.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
IMF: TÜRKİYE EKONOMİSİ GÜÇLENDİ</span><br />
<br />
IMF Dış İlişkiler Direktörü Caroline Atkinson, Türkiye'nin ekonomik görünümünün iyileştiğini ve Türkiye ile Fon'un bu temelde, 4. madde istişarelerini mayıs ayında başlatma konusunda mutabakata vardıklarını açıkladı. Atkinson, küresel ekonomide ve finans piyasalarında devam etmekte olan iyileşmenin, Türk yetkililerince Orta Vadeli Program çerçevesinde uygulanmakta olan ekonomik politikalarla birlikte, Türkiye'nin ekonomik görünümünü güçlendirdiğine dikkat çekildi. Türkiye ile IMF arasında 19 defa stand-by anlaşması yapılırken bunlardan sadece son ikisi başarıyla tamamlanabildi. Fon'la ilişkilere başlanılması ile birlikte ilk stand-by anlaşmasının yapıldığı tarih 1 Ocak 1961.<br />
Türkiye, yoluna Orta Vadeli Program ile devam edecek<br />
<br />
Başbakan Tayyip Erdoğan, IMF ile stand-by anlaşması yapılmayacağı kanaatine ortak olarak vardıklarını söyledi. Fon ile yapılan görüşmelerde Türkiye'nin prensiplerinden asla taviz vermediklerini vurgulayan Erdoğan, "Örneğin, 'Belediye gelirleriyle ilgili yasa değişikliği denirse biz bunu yapmayız' dedik. Yasayı değiştirmişiz zaten. Buna benzer birçok konu olmuştur. Bununla ilgili mutabık kalmadık, bunlar stand-by anlaşmasını ortadan kaldıran etkenlerdir." dedi. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da, bundan sonraki ekonomi politikalarının Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında sürdürüleceğini açıkladı.<br />
<br />
Erdoğan ve Babacan, Türkiye-Kore İş Forumu'nun ardından IMF ile ilgili sorulara cevap verdi. Erdoğan, Fon ile iki yıldır görüşmelere ara verildiğine işaret ederek, bu arada zaman zaman hükümet yetkililerinin Fon temsilcileriyle görüştüğünü, kendisinin de eğer mutabık kalınırsa bir anlaşma olabileceği hususunda açıklamaları olduğunu kaydetti. Erdoğan, "Fakat özellikle herhangi bir siyasi dayatma olursa, kurumsal değişikliklere yönelik bu konularda evet demeyeceğimizi söylemiştik. Son dönemlerde bu konuda artık pek 'illa bu da olsun' gibi bir yaklaşımları yoktu. Fakat son geldiğimiz noktada, Türkiye'nin ekonomide ayakları üzerinde duran bir ülke olduğu görünümü stand-by anlaşmasına gerek kalmadığı kanaatini IMF'de de oluşturdu. Bundan dolayı böyle bir anlaşmanın yapılmayacağı kanaatine ortak olarak varmış durumdayız." dedi. <br />
<br />
<br />
<br />
 Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Babacan da, Türkiye'nin pek çok ülkeden farklı olarak kendi çıkış stratejisini açıklamış ve fiilen de uygulamaya başlamış olduğuna işaret etti. Geçen sene için koyulan hedeflerden daha iyi bir noktaya ulaşıldığını, 2010 yılında bugüne kadarki gelişmelerin de hedeflerden bir miktar daha iyiye doğru gidişi gösterdiğini belirtti. Babacan, şöyle konuştu: "OVP artık içeride ve dışarıda kendi güvenilirliğini sağlamış bir program. IMF olsa da olmasa da bizim uygulamamız bundan sonra 6 aydır olduğu gibi kendi Orta Vadeli Program'ımız çerçevesinde devam edecek. Stand by anlaşması IMF'ye üye 192 üyenin tümü için sürekli açık olan bir kapı. Bu zaten her aşamada gündeme gelebilecek bir konu ama bugün için artık bizim gündemimizde değil. Mayısta yapacağımız gözden geçirme çalışmalarında tekrar bu tabloya bakacağız. Ondan sonrasıyla alakalı ne yapacağımıza o gün itibarıyla karar vereceğiz. Bugün itibarıyla baktığımızda mayıs sonrası için de bir stand-by gerekliliği yok." Türkiye'nin iki yıldır bir IMF programı olmadan ama Fon ile yakın bir istişare ile kendi programını yürüttüğüne işaret eden Babacan, bundan sonraki dönemde de bu şekilde bir ilişki sürdürülebileceğini kaydetti. Babacan, "Dünyanın bu kadar önemli bir krizden çıkma aşamasında olduğu, her gün, her hafta, her ay projeksiyonların revize edildiği, dünya ile ilgili beklentilerin yeniden gözden geçirildiği bir ortamda çok uzun vadeli bağlayıcı şeyler söylemeyi bugün itibarıyla doğru görmüyorum." ifadesini kullandı.<br />
<br />
Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince: Kendi ayaklarımız üzerinde durabiliyoruz<br />
IMF, Türkiye'nin muhtaç olduğu bir destekçi değil. En zor durumda olduğumuz 2001 sonrasında bile söyledim. Türkiye desteksiz durabilecek duruma geldi. IMF ile ilgili 'olsa iyi olur' dediğimiz zamanlar oldu. Ama olmaması sebebiyle bir kayba uğradığımız kanaatinde değilim. Ekonominin performansını izlediğimizde stand-by'lı ya da stand-by'sız daha iyi bir performansı yakalayamazdık. Alınan ekonomik tedbirler Türkiye'yi olumlu yere getirdi. Bu durum Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde durduğunu teyit ediyor. Türkiye'yi kredilendirme açısından etkilerse olumlu olur.<br />
<br />
Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi: Ülkemizin herhangi bir kaybı olmaz<br />
Yaptığımız açıklamalarda, Türkiye'nin ekonomik performansıyla gelişmekte olan ülkelerden ayrıştığını, hükümetimiz tarafından kuvvetli bir program ortaya konulduğunu, IMF olmadan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları tarafından notunun artırıldığını, muhtemel bir anlaşmanın dışarıda başarısızlık olarak algılanacağını ifade ederek IMF ile stand-by'a ihtiyaç olmadığını belirttik. Türkiye'nin IMF anlaşması olmadığı için bir kaybı yoktur. Türkiye krizin en etkili olduğu 2009 yılında bile ödemeler dengesinde sorun yaşamadı. 2010'da da yaşamayacak.<br />
<br />
İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Murat Yalçıntaş: Karar, Türk ekonomi tarihi için milat<br />
Şu net bir şekilde ortaya çıktı ki artık Türkiye, IMF ile stand-by anlaşmasına gitmeyecek. Bu açıklamanın önemi şu: Türkiye çok çok önemli bir dünya krizini hiçbir dış reçeteye, hiçbir dış desteğe ihtiyaç duymadan, tamamen kendi bürokrasisi, kendi siyasileri tarafından hazırlanan bir Orta Vadeli Ekonomik Program'ıyla başarılı bir şeklide geçmiştir. Bu sabah IMF'nin yaptığı açıklamalar, bunun dünyanın en önemli ekonomik kuruluşu tarafından da teyit edilmiş olmasıdır. Ben bu sabahki açıklamayı Türk ekonomi tarihinin bir miladı olarak kabul ediyorum.<br />
<br />
TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu: Türkiye, dünyadan kaynak bulabilir<br />
Türkiye'nin illa IMF'ye ihtiyacı olacak diye bir şey yok. Krizin en sıkıntılı devresini IMF'siz atlatmış durumdayız. Bunu bir problem olarak görmüyorum. Türkiye illa Fon ile anlaşma yapacak diye bir kaide yok. Kendi imkânlarımızla zaten gidebiliyoruz. Yol haritamız belli olduktan sonra gerisi önemli değil. Türkiye IMF ile ilişkilerini kopartmış değil. Böyle bir kaygı duyacak sebep yok ortada. Mayısta zaten gözden geçirmeye gelecekler. 2008'de anlaşmamız yoktu. 2009'da yoktu. 2010'da da yok. Ayrıca, Türkiye'nin kendisi dünya ekonomisinin düzelmesiyle kaynak bulabilecek durumdadır.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Ümit Boyner: IMF, içi boş tartışma haline gelmişti</span><br />
Hayal kırıklığına uğramadık. IMF tartışması son zamanlarda içi boş bir tartışma haline geldi. Önemli olan Türkiye'nin büyümeye geçerken (zaman) finansmanının sağlanmasıdır. Bunun nasıl yapılacağı önümüze konulursa veya program içinde sistemli bir anlayış ortaya konulursa reformlar konusunda daha açıklığa kavuşacaktır. Türkiye'ye sermaye girişi her an olabilir. Türkiye, krizden nispeten az etkilendi. 'IMF anlaşması olsaydı daha mı az küçülürdük?' o tartışmaya girmemeliyiz. Hükümet finansman konusu üzerinde durmalı. Mali kural ve boyutları önemli. alıntı-]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Samimi.net için yenilik =)]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15512</link>
			<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 18:40:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator>emodeno</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15512</guid>
			<description><![CDATA[Konuyu açacak yer bulamadım. Haber olmasada;<br />
SAMİMİ.net için yeni bir forum sitesi yaptım.=) Allah korusun eğer ki SAMİMİ.net a birşey olursa burda takılırız =) üye olmanızı bekliyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Konuyu açacak yer bulamadım. Haber olmasada;<br />
SAMİMİ.net için yeni bir forum sitesi yaptım.=) Allah korusun eğer ki SAMİMİ.net a birşey olursa burda takılırız =) üye olmanızı bekliyorum.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[habere dikkat önemli ksıımları buyuk yazıyorum]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15511</link>
			<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 17:27:40 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15511</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Halifeliğin kaldırılmasını böyle kutladılar  	</span><br />
Mersin'de, CHP kadın kolları üyesi bir grup, ''hilafetin kaldırılışının yıl dönümü'' nedeniyle yaptıkları basın açıklamasının ardından yanlarında getirdikleri çarşafları yırtarak eylem yaptı.<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<span style="font-style: italic;">	Halifeliğin kaldırılmasını böyle kutladılar</span><br />
<br />
CHP'li kadınlar CHP İl Kadın Kolları Başkanı Havva Ongunsel, CHP İl Başkanı Yılmaz Şanlı'nın da katılımı ile Atatürk Caddesi Atatürk Evi önünde, 3 Mart 2010'un hilafetin kaldırılışının 86'ıncı yıl dönümü ile ilgili basın açıklaması yaptı.<br />
<br />
<font color="red">  Linkleri, Resimleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir.  <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<br />
3 Martta ''Tevhidi Tedrisat'' (öğretimin birleştirilmesi) yasasının kabul edildiğini belirten Ongunsel, CHP kadın kolları ve sivil toplum örgütleri olarak önemli günün yıl dönümü nedeniyle toplandıklarını söyledi. 3 Mart 1924'de hilafetin kaldırılması ile ''ümmetçi devlet anlayışından ulusçu devlet anlayışına geçildiğini'' ifade eden Ongunsel, "'Hilafetin kaldırılmasıyla eski rejim taraftarlarının etkisizleştirilmiş, iç ve dış politikada bağımsızlık sağlanmış, Avrupa ile aynı ilkelerde buluşulmuş ve laikliğe geçiş süresi hızlandırılmıştır. Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, devrimlerin daha kolay yapılması sağlanmış, halifeliğe bağlı kurumlar yeni düzenlemelerle TBMM'nin denetimine geçmiştir. Bugün ülkemiz üzerindeki dolaşan kara bulutlara karşı Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk toplumuna emanet ettiği devrimlere sahip çıkarak, 'Karanlığın en koyu olduğu an aydınlığa dönüşümün başladığı andır' diyerek, aydınlık Türkiye için kara çarşafları yırtıp Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Atatürk'ün İnkılaplarına sahip çıkacağımıza söz veriyoruz."dedi.<br />
<br />
Ongunsel'in basın açıklamasını bitirmesinin ardından CHP'li kadınlar yanlarında getirdikleri çarşafları yırtarak ayaklarının altında ezdi. Eylem olaysız sona erdi.<br />
<br />
<span style="font-size: x-large;"><span style="font-weight: bold;">CHP'NIN ÇARŞAF AÇILIMI KISA SÜRDÜ</span><br />
<br />
CHP bir önceki seçimde İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin öncülüğünde çarşaf açılımı yapmış ve bu açılım kamuoyunda çok tartışılmıştı. CHP Lideri Deniz Baykal da, Tekin'in bu açılımına destek vererek bizzat çarşaflı üyelere rozetini takmıştı. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Halifeliğin kaldırılmasını böyle kutladılar  	</span><br />
Mersin'de, CHP kadın kolları üyesi bir grup, ''hilafetin kaldırılışının yıl dönümü'' nedeniyle yaptıkları basın açıklamasının ardından yanlarında getirdikleri çarşafları yırtarak eylem yaptı.<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<span style="font-style: italic;">	Halifeliğin kaldırılmasını böyle kutladılar</span><br />
<br />
CHP'li kadınlar CHP İl Kadın Kolları Başkanı Havva Ongunsel, CHP İl Başkanı Yılmaz Şanlı'nın da katılımı ile Atatürk Caddesi Atatürk Evi önünde, 3 Mart 2010'un hilafetin kaldırılışının 86'ıncı yıl dönümü ile ilgili basın açıklaması yaptı.<br />
<br />
<font color="red">  Linkleri, Resimleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir.  <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<br />
3 Martta ''Tevhidi Tedrisat'' (öğretimin birleştirilmesi) yasasının kabul edildiğini belirten Ongunsel, CHP kadın kolları ve sivil toplum örgütleri olarak önemli günün yıl dönümü nedeniyle toplandıklarını söyledi. 3 Mart 1924'de hilafetin kaldırılması ile ''ümmetçi devlet anlayışından ulusçu devlet anlayışına geçildiğini'' ifade eden Ongunsel, "'Hilafetin kaldırılmasıyla eski rejim taraftarlarının etkisizleştirilmiş, iç ve dış politikada bağımsızlık sağlanmış, Avrupa ile aynı ilkelerde buluşulmuş ve laikliğe geçiş süresi hızlandırılmıştır. Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, devrimlerin daha kolay yapılması sağlanmış, halifeliğe bağlı kurumlar yeni düzenlemelerle TBMM'nin denetimine geçmiştir. Bugün ülkemiz üzerindeki dolaşan kara bulutlara karşı Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk toplumuna emanet ettiği devrimlere sahip çıkarak, 'Karanlığın en koyu olduğu an aydınlığa dönüşümün başladığı andır' diyerek, aydınlık Türkiye için kara çarşafları yırtıp Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Atatürk'ün İnkılaplarına sahip çıkacağımıza söz veriyoruz."dedi.<br />
<br />
Ongunsel'in basın açıklamasını bitirmesinin ardından CHP'li kadınlar yanlarında getirdikleri çarşafları yırtarak ayaklarının altında ezdi. Eylem olaysız sona erdi.<br />
<br />
<span style="font-size: x-large;"><span style="font-weight: bold;">CHP'NIN ÇARŞAF AÇILIMI KISA SÜRDÜ</span><br />
<br />
CHP bir önceki seçimde İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin öncülüğünde çarşaf açılımı yapmış ve bu açılım kamuoyunda çok tartışılmıştı. CHP Lideri Deniz Baykal da, Tekin'in bu açılımına destek vererek bizzat çarşaflı üyelere rozetini takmıştı. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bakın belgenin arkasında duranlar nasıl kıvrak kıvrak hareketler ediyorlar..]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15510</link>
			<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 17:23:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15510</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red">  Linkleri, Resimleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir.  <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<font color="red">  Linkleri, Resimleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir.  <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a>  </a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red">  Linkleri, Resimleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir.  <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<font color="red">  Linkleri, Resimleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir.  <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a>  </a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kandırıldım diyen Mehmet Tezkan ne kadar samimi?]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15509</link>
			<pubDate>Wed, 03 Mar 2010 17:16:06 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15509</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Kandırıldım diyen Mehmet Tezkan ne kadar SAMİMİ?  	</span><br />
Askeri savcılığın Balyoz planı ve "ıslak imza" ile ilgili raporunun ardından Milliyet yazarı Mehmet Tezkan "Kendimi kandırılmış hissediyorum" dedi.<br />
<br />
İrticayla Mücadele Eylem Planı'yla ilgili yazılarında sürekli olarak belgenin sahte ve düzmece olduğunu iddia eden Özkan, belgenin doğruluğunu iddia eden başta Zaman ve Star gazeteleri ile Ekrem Dumanlı ve Mustafa Karaalioğlu olmak üzere bir çok gazete ve yazara ağır ithamlarda bulunmuştu. Şimdi merak edilen Tezkan'ın iftiraya varan yazıları nedeniyle bu gazete ve yazarlardan özür dileyip dilemeyeceği...<br />
<br />
İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın ortaya çıkmasından itibaren belgenin sahte yada düzmece olduğu tezini savunan Mehmet Tezkan 7 Eylül 2009'da Vatan Gazetesi'nde yazdığı yazıda Zaman gazetesini borazanlıkla suçlamış ve kirli tezgahın parçası olmakla itham etmişti. Tezkan aynı yazıda Zaman Gazetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Star Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu'nu diğer gazetecilere iftira atmakla suçlamıştı. Tezkan, bu suçlamalara gerekçe olarak ta Genelkurmay'ın "belge değil kağıt parçası" sözünü ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın gerçeğe aykırı belge hazırlayanları bulmak için soruşturma açmasını göstermişti.<br />
<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
Gelinen noktada Tezkan yanıldığını itiraf etti. Çünkü bizzat Askeri savcılık ıslak imzanın kağıt parçası değil belge olduğunu açıkladı. Ortada düzmece bir belge olmadığı için de Başsavcılığın açtığı soruşturma anlamsız hale geldi. Bir yazarın ortaya çıkan belgeleri gördükten sonra "pişmanlığını" belirtmesi takdir edilecek bir durum. Ama yeterli değil. Çünkü tezleri çürümüş bir yazar olarak (kandırıldığını söyleyerek bunu itiraf etmiş oldu) Tezkan'ın iftira attığı kişi ve kurumlardan özür dilemesi gerekiyor... <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Kandırıldım diyen Mehmet Tezkan ne kadar SAMİMİ?  	</span><br />
Askeri savcılığın Balyoz planı ve "ıslak imza" ile ilgili raporunun ardından Milliyet yazarı Mehmet Tezkan "Kendimi kandırılmış hissediyorum" dedi.<br />
<br />
İrticayla Mücadele Eylem Planı'yla ilgili yazılarında sürekli olarak belgenin sahte ve düzmece olduğunu iddia eden Özkan, belgenin doğruluğunu iddia eden başta Zaman ve Star gazeteleri ile Ekrem Dumanlı ve Mustafa Karaalioğlu olmak üzere bir çok gazete ve yazara ağır ithamlarda bulunmuştu. Şimdi merak edilen Tezkan'ın iftiraya varan yazıları nedeniyle bu gazete ve yazarlardan özür dileyip dilemeyeceği...<br />
<br />
İrticayla Mücadele Eylem Planı'nın ortaya çıkmasından itibaren belgenin sahte yada düzmece olduğu tezini savunan Mehmet Tezkan 7 Eylül 2009'da Vatan Gazetesi'nde yazdığı yazıda Zaman gazetesini borazanlıkla suçlamış ve kirli tezgahın parçası olmakla itham etmişti. Tezkan aynı yazıda Zaman Gazetesi Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı ve Star Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu'nu diğer gazetecilere iftira atmakla suçlamıştı. Tezkan, bu suçlamalara gerekçe olarak ta Genelkurmay'ın "belge değil kağıt parçası" sözünü ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın gerçeğe aykırı belge hazırlayanları bulmak için soruşturma açmasını göstermişti.<br />
<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
Gelinen noktada Tezkan yanıldığını itiraf etti. Çünkü bizzat Askeri savcılık ıslak imzanın kağıt parçası değil belge olduğunu açıkladı. Ortada düzmece bir belge olmadığı için de Başsavcılığın açtığı soruşturma anlamsız hale geldi. Bir yazarın ortaya çıkan belgeleri gördükten sonra "pişmanlığını" belirtmesi takdir edilecek bir durum. Ama yeterli değil. Çünkü tezleri çürümüş bir yazar olarak (kandırıldığını söyleyerek bunu itiraf etmiş oldu) Tezkan'ın iftira attığı kişi ve kurumlardan özür dilemesi gerekiyor... <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Korku pompalayan iddalar YALANLAR]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15508</link>
			<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 17:50:13 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15508</guid>
			<description><![CDATA[- Yandaş yargı yaratacaklar. Türkiye'de seyredecek bunu.<br />
<br />
- Habur'u da ayarlayarak yaptılar. Şimdi de anayasayla yapacaklar.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;">Baykaldan alıntılar 02.03.2010 cumhuriyet gazetesinden alıntıdır...</span><br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Giderayak anayasa degişikligine neden gerek oldugunu söyleyen bir muhalefet liderimiz var gundemi takip etmiyor ya giderayak yapıldıgını idda ediyor:... Komedi şov yapıyor hala makam sevdalısımıdır nedir bilemiyorrum, neden hala orda duruyor... <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[- Yandaş yargı yaratacaklar. Türkiye'de seyredecek bunu.<br />
<br />
- Habur'u da ayarlayarak yaptılar. Şimdi de anayasayla yapacaklar.<br />
<br />
<span style="font-style: italic;">Baykaldan alıntılar 02.03.2010 cumhuriyet gazetesinden alıntıdır...</span><br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Giderayak anayasa degişikligine neden gerek oldugunu söyleyen bir muhalefet liderimiz var gundemi takip etmiyor ya giderayak yapıldıgını idda ediyor:... Komedi şov yapıyor hala makam sevdalısımıdır nedir bilemiyorrum, neden hala orda duruyor... <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hikaye! Tekel işçileri yatıyordu]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15507</link>
			<pubDate>Tue, 02 Mar 2010 17:46:16 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15507</guid>
			<description><![CDATA[Tekel işçilerinin bir çogu mesai saatleerinde oturup ruj sürüp makyaj yapmakla meşguldü.<br />
<br />
Bunu tekelde çalışan oraya girip çıkanlar söylüyor.. O kadawr emek verebilecek insan varken emeksiz kazanca karşı çalışma yapmak çok dogal bir şey..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Tekel işçilerinin bir çogu mesai saatleerinde oturup ruj sürüp makyaj yapmakla meşguldü.<br />
<br />
Bunu tekelde çalışan oraya girip çıkanlar söylüyor.. O kadawr emek verebilecek insan varken emeksiz kazanca karşı çalışma yapmak çok dogal bir şey..]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[The Brothers Karamazov]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15506</link>
			<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 22:26:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator>weys</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15506</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<br />
Short Summary<br />
<br />
<br />
<br />
The Brothers Karamazov is a family tragedy centered around a father and his sons. Fyodor, the eldest Karamazov, has three sons: Dmitri, Ivan, and Alyosha. Ivan and Alyosha have the same mother, but Dmitri, the oldest, has a different mother. Fyodor is a greedy landowner, a bawdy lecher, and a neglectful father. Hence, the Karamazov brothers end up growing into young men under the care of various other people. But they all have returned home to visit their father, and it is the first time they all have been together for quite some time. <br />
<br />
Dmitri has a dispute with Fyodor over his inheritance, and Alyosha, who is living in a monastery, suggests that they see Father Zossima, Alyosha’s mentor. Alyosha believes that the wise old man can settle the dispute peacefully. Father Zossima is patient and kind, but Fyodor and Dmitri end up quarreling anyway. After Fyodor drives the men to frustration, they leave the monastery separately, and Alyosha worries about their family’s future. Alyosha talks to Dmitri, who confesses his complicated situation with women and money. Dmitri promised to marry a girl named Katerina, and she lent him 3,000 rubles. Instead of paying it back, he spent it on another girl named Grushenka. He wants to run away with Grushenka, but he feels that he needs to pay Katerina back before he can do so. This is why he is so interested in getting the money from Fyodor. <br />
Back at Fyodor’s house, Smerdyakov is talking to the Karamazovs. Smerdyakov is an epileptic servant who was adopted by Grigory and Marfa, Fyodor’s other servants. He was born to a woman named Lizaveta who died in childbirth. She was the town idiot, and she lived off charity from the other townspeople. Everyone called her “Stinking Lizaveta,” and when the town found out she was pregnant, they were furious at whoever could do such a thing to a helpless girl. They decided Fyodor must have been the culprit. Grigory and Marfa gave birth to a deformed child, and when they buried the child, they found Lizaveta, who had just given birth to Smerdyakov. They adopted the child immediately, and Fyodor named him. <br />
Father Zossima is dying, and Alyosha is distraught. Instead of asking Alyosha to stay with him during his last days, however, Father Zossima tells Alyosha he should leave the monastery to be with his family. His life gets even more complicated when a young crippled girl named Lise expresses that she has feelings for him. Alyosha visits Katerina, the girl who is engaged to marry Dmitri. Ivan is in love with her, but he feels that Dmitri is a better match for her. Frustrated and disgusted with his family’s situation, Ivan says he is going to leave town. Alyosha sees a boy being picked on by his schoolmates, and he tries to talk to the boy, but he bites Alyosha’s hand and runs away. Later, when Alyosha is bringing money to a man named Captain Snegiryov, who has been beaten by Dmitri, he recognizes the man’s son. It is Ilusha, the boy who bit his hand. The family is poor, but Captain Snegiryov refuses to take the money because he feels that he needs to earn his son’s respect after being humiliated by Dmitri—and accepting charity, especially from a Karamazov, is out of the question.<br />
When Alyosha goes back to see Katerina, he finds Lise, Madame Hohlakov’s daughter. The two realize that they love each other, and they decide to get married. Alyosha goes to visit Ivan, and he finds him in a restaurant. Ivan has gone there to get away from his father, and Alyosha sits down with him to have an intimate talk. Ivan tells his brother about his thoughts regarding God and the world. He recites to Alyosha a poem he has written called “The Great Inquisitor.” The poem describes Christ returning to earth in the sixteenth century. The Church throws him in jail, and The Great Inquisitor explains to him that his presence is problematic for the world. The Church has spent years trying to replace the sense of freedom Christ gave man with security. He talks about how cruel the world is, especially to innocent children. After their meal, Alyosha and Ivan part ways, feeling closer than ever. Ivan sees Smerdyakov when he goes back to his father’s house, and Smerdyakov tells him he is worried about Fyodor. He is worried Dmitri will come to kill him and the old man will be helpless to save himself. Ivan goes to sleep very troubled. <br />
Father Zossima is on his deathbed, and Alyosha goes to visit him. The Elder tells those around him how much Alyosha reminds him of his older brother, a boy who died when he was a youth. He talks about being a profligate youth in the army. One day, he challenged another man to a duel because of a girl. Before the duel, however, he had a change of heart. He did not shoot and, after the duel, he retired from the army and joined a monastery. He talks about how much the Bible has affected him and says that everyone should embrace the world and the people in it. He dies. Many predicted that a miracle would happen upon Father Zossima’s death, but his body begins to putrefy, filling the monastery with an awful smell. This fills the other monks with doubt that Father Zossima was the saintly man they thought he was. Alyosha is shaken by the news. He goes to see Grushenka, who has sent for him, and she admits to wanting to “ruin” him. When he tells her that Father Zossima has died, however, she becomes contrite about her callousness. She says she thinks she is a wicked person, and the two comfort each other. When Alyosha leaves, he has a renewed faith in Father Zossima and his teachings because Alyosha feels how wonderful it is to love and be loved in return. <br />
Meanwhile, Dmitri has become desperate. He wants to be with Grushenka, but he wants to pay Katerina back first. He goes on an odyssey, hoping that he can depend on the charity of others. He visits a man named Samsanov, a man who used to pursue Grushenka, and he hates Dmitri. He sends Karamazov to see a surly drunk, tricking Dmitri into thinking this man may be helpful. The man is practically incoherent, however, and Dmitri goes to find Madame Hohlakov. She tells Dmitri that the only way he will find 3,000 rubles is in the gold mines. In confusion, Dmitri concludes that Grushenka has gone to visit his father, and he goes to his father’s house in a rage, carrying a brass pestle. When he arrives, he does not find Grushenka, but as he is leaving, Grigory, his father’s servant, thinks he has come to murder Fyodor. The two scuffle, and Dmitri hits Grigory on the head with the pestle. <br />
After determining that the man is not dead, Dmitri flees the scene and looks for Grushenka. She is with Kalganov, a former lover who had treated her poorly. Dmitri decides that he will not end up with Grushenka and decides to kill himself after seeing her one more time. He crashes her party and sits down with her gentleman friend and some other men. The situation becomes tense, and after the gentlemen make some disparaging remarks about Russians and Dmitri, Grushenka decides she does not want to be with such an insulting and vicious man. She decides that she loves Dmitri, and as the two are coming to terms with their love, the police come to arrest him for the murder of Fyodor. As the police question Dmitri, it becomes clear that the facts all support the conclusion that he did indeed murder his father, even though he did not commit the crime. He was at the scene of the crime, wielding a weapon, the night of the murder. He had said he would kill his father on several occasions. He publicly announced he was looking for 3,000 rubles and was desperate to find them, and Fyodor reportedly had an envelope with 3,000 rubles that was stolen the night of the murder. Dmitri is carried away, and very few people believe that he is innocent of Fyodor’s murder. <br />
Meanwhile, Alyosha is visiting Ilusha, the boy who bit his hand, in the hospital. The boy has fallen quite ill, and Alyosha has gotten to know many of the boy’s friends, who are also visiting him. One boy, Kolya Krassotkin, is a leader among the boys. He and Ilusha were friends, but they had a falling out because Ilusha fed a pin to a dog, and Kolya did not approve of his cruelty. When Alyosha comes to visit, he and Kolya talk for quite some time. The boy looks up to this wise man about which he has heard so much from the other boys, and he wants to impress him. The two become friends, and Alyosha treats all the boys as equals. When Kolya goes in to see Ilusha, he gives him a dog as a present. He reveals that the dog is none other but the dog Ilusha gave the piece of bread with a pin in it. Kolya has nursed the dog back to health and has fully trained him as a gesture of friendship to Ilusha. The mood is dampened, however, when the doctors go in to see Ilusha. Without even saying it, everyone understands that the boy does not have much time left. Ilusha is brave, and he tries to lift the spirits of those around him. <br />
Later, Alyosha visits his brother in jail. Dmitri tells Alyosha that Ivan has concocted a plan for his escape from jail. Alyosha goes to talk to Ivan, who feels strangely guilty about his father’s death. Alyosha tells his brother that he should not feel responsible for a crime that he did not commit, but Ivan stalks off angrily. He meets Smerdyakov, who tells Ivan he thinks the Karamazov brother is guilty as an accomplice to the murder. He says that Ivan wanted his father dead and left the night of the murder to try to free himself of the responsibility of protecting his father. Ivan is angry and troubled by this, and when he talks to Smerdyakov later, Smerdyakov flatly admits to hilling Fyodor. He says that Ivan’s theories and ideas were the basis for his crime and that Ivan’s talks with Smerdyakov basically rationalized the deed. When Ivan returns home after this meeting, he sees a devil in his room. The devil chastises him for being a wicked person with weaknesses and foibles that have led to disastrous circumstances. Alyosha bangs on the door and finds his brother in a feverish state, muttering about a devil and Smerdyakov. Alyosha stays the night with his brother to take care of him. <br />
Dmitri’s trial begins. Many people from all around come to see the spectacle of the parricide trial. Dmitri has an excellent lawyer, but it is a hard case to win. The prosecution brings many witnesses who testify to seemingly damning evidence against Dmitri. The defense, however, discredits one after another of these witnesses, showing ulterior motives or mitigating circumstances. Alyosha defends his brother from the stand, and Katerina gives a moving account of Dmitri’s honorable nature. Then Ivan comes into the courtroom, waving money and implicating Smerdyakov. Since he is yelling nonsense, disrupting the trial, and generally acting crazy, the court does not believe him. Suddenly, at the end of the trial, Katerina stands up again, showing a letter from Dmitri that clearly states Dmitri’s intention to kill Fyodor as a last resort. She has a change of heart and no longer wants to lie to protect a man who has hurt her so much. Word comes to the courtoom that Smerdyakov has hanged himself. After final statements are made, the verdict comes back: guilty. Dmitri is sentenced to jail. Dmitri welcomes this chance to become a new man, but he does not want to be in exile in Siberia for the rest of his life; he wants to return to his home country before he dies. <br />
Ivan is still sick, and Katerina takes care of him. Alyosha visits the boys with whom he has become friends. They are sad because Ilusha has died. Alyosha passes along Father Zossima’s teachings of love and understanding, and they all embrace his words, cheering him. <br />
alıntı....]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<br />
Short Summary<br />
<br />
<br />
<br />
The Brothers Karamazov is a family tragedy centered around a father and his sons. Fyodor, the eldest Karamazov, has three sons: Dmitri, Ivan, and Alyosha. Ivan and Alyosha have the same mother, but Dmitri, the oldest, has a different mother. Fyodor is a greedy landowner, a bawdy lecher, and a neglectful father. Hence, the Karamazov brothers end up growing into young men under the care of various other people. But they all have returned home to visit their father, and it is the first time they all have been together for quite some time. <br />
<br />
Dmitri has a dispute with Fyodor over his inheritance, and Alyosha, who is living in a monastery, suggests that they see Father Zossima, Alyosha’s mentor. Alyosha believes that the wise old man can settle the dispute peacefully. Father Zossima is patient and kind, but Fyodor and Dmitri end up quarreling anyway. After Fyodor drives the men to frustration, they leave the monastery separately, and Alyosha worries about their family’s future. Alyosha talks to Dmitri, who confesses his complicated situation with women and money. Dmitri promised to marry a girl named Katerina, and she lent him 3,000 rubles. Instead of paying it back, he spent it on another girl named Grushenka. He wants to run away with Grushenka, but he feels that he needs to pay Katerina back before he can do so. This is why he is so interested in getting the money from Fyodor. <br />
Back at Fyodor’s house, Smerdyakov is talking to the Karamazovs. Smerdyakov is an epileptic servant who was adopted by Grigory and Marfa, Fyodor’s other servants. He was born to a woman named Lizaveta who died in childbirth. She was the town idiot, and she lived off charity from the other townspeople. Everyone called her “Stinking Lizaveta,” and when the town found out she was pregnant, they were furious at whoever could do such a thing to a helpless girl. They decided Fyodor must have been the culprit. Grigory and Marfa gave birth to a deformed child, and when they buried the child, they found Lizaveta, who had just given birth to Smerdyakov. They adopted the child immediately, and Fyodor named him. <br />
Father Zossima is dying, and Alyosha is distraught. Instead of asking Alyosha to stay with him during his last days, however, Father Zossima tells Alyosha he should leave the monastery to be with his family. His life gets even more complicated when a young crippled girl named Lise expresses that she has feelings for him. Alyosha visits Katerina, the girl who is engaged to marry Dmitri. Ivan is in love with her, but he feels that Dmitri is a better match for her. Frustrated and disgusted with his family’s situation, Ivan says he is going to leave town. Alyosha sees a boy being picked on by his schoolmates, and he tries to talk to the boy, but he bites Alyosha’s hand and runs away. Later, when Alyosha is bringing money to a man named Captain Snegiryov, who has been beaten by Dmitri, he recognizes the man’s son. It is Ilusha, the boy who bit his hand. The family is poor, but Captain Snegiryov refuses to take the money because he feels that he needs to earn his son’s respect after being humiliated by Dmitri—and accepting charity, especially from a Karamazov, is out of the question.<br />
When Alyosha goes back to see Katerina, he finds Lise, Madame Hohlakov’s daughter. The two realize that they love each other, and they decide to get married. Alyosha goes to visit Ivan, and he finds him in a restaurant. Ivan has gone there to get away from his father, and Alyosha sits down with him to have an intimate talk. Ivan tells his brother about his thoughts regarding God and the world. He recites to Alyosha a poem he has written called “The Great Inquisitor.” The poem describes Christ returning to earth in the sixteenth century. The Church throws him in jail, and The Great Inquisitor explains to him that his presence is problematic for the world. The Church has spent years trying to replace the sense of freedom Christ gave man with security. He talks about how cruel the world is, especially to innocent children. After their meal, Alyosha and Ivan part ways, feeling closer than ever. Ivan sees Smerdyakov when he goes back to his father’s house, and Smerdyakov tells him he is worried about Fyodor. He is worried Dmitri will come to kill him and the old man will be helpless to save himself. Ivan goes to sleep very troubled. <br />
Father Zossima is on his deathbed, and Alyosha goes to visit him. The Elder tells those around him how much Alyosha reminds him of his older brother, a boy who died when he was a youth. He talks about being a profligate youth in the army. One day, he challenged another man to a duel because of a girl. Before the duel, however, he had a change of heart. He did not shoot and, after the duel, he retired from the army and joined a monastery. He talks about how much the Bible has affected him and says that everyone should embrace the world and the people in it. He dies. Many predicted that a miracle would happen upon Father Zossima’s death, but his body begins to putrefy, filling the monastery with an awful smell. This fills the other monks with doubt that Father Zossima was the saintly man they thought he was. Alyosha is shaken by the news. He goes to see Grushenka, who has sent for him, and she admits to wanting to “ruin” him. When he tells her that Father Zossima has died, however, she becomes contrite about her callousness. She says she thinks she is a wicked person, and the two comfort each other. When Alyosha leaves, he has a renewed faith in Father Zossima and his teachings because Alyosha feels how wonderful it is to love and be loved in return. <br />
Meanwhile, Dmitri has become desperate. He wants to be with Grushenka, but he wants to pay Katerina back first. He goes on an odyssey, hoping that he can depend on the charity of others. He visits a man named Samsanov, a man who used to pursue Grushenka, and he hates Dmitri. He sends Karamazov to see a surly drunk, tricking Dmitri into thinking this man may be helpful. The man is practically incoherent, however, and Dmitri goes to find Madame Hohlakov. She tells Dmitri that the only way he will find 3,000 rubles is in the gold mines. In confusion, Dmitri concludes that Grushenka has gone to visit his father, and he goes to his father’s house in a rage, carrying a brass pestle. When he arrives, he does not find Grushenka, but as he is leaving, Grigory, his father’s servant, thinks he has come to murder Fyodor. The two scuffle, and Dmitri hits Grigory on the head with the pestle. <br />
After determining that the man is not dead, Dmitri flees the scene and looks for Grushenka. She is with Kalganov, a former lover who had treated her poorly. Dmitri decides that he will not end up with Grushenka and decides to kill himself after seeing her one more time. He crashes her party and sits down with her gentleman friend and some other men. The situation becomes tense, and after the gentlemen make some disparaging remarks about Russians and Dmitri, Grushenka decides she does not want to be with such an insulting and vicious man. She decides that she loves Dmitri, and as the two are coming to terms with their love, the police come to arrest him for the murder of Fyodor. As the police question Dmitri, it becomes clear that the facts all support the conclusion that he did indeed murder his father, even though he did not commit the crime. He was at the scene of the crime, wielding a weapon, the night of the murder. He had said he would kill his father on several occasions. He publicly announced he was looking for 3,000 rubles and was desperate to find them, and Fyodor reportedly had an envelope with 3,000 rubles that was stolen the night of the murder. Dmitri is carried away, and very few people believe that he is innocent of Fyodor’s murder. <br />
Meanwhile, Alyosha is visiting Ilusha, the boy who bit his hand, in the hospital. The boy has fallen quite ill, and Alyosha has gotten to know many of the boy’s friends, who are also visiting him. One boy, Kolya Krassotkin, is a leader among the boys. He and Ilusha were friends, but they had a falling out because Ilusha fed a pin to a dog, and Kolya did not approve of his cruelty. When Alyosha comes to visit, he and Kolya talk for quite some time. The boy looks up to this wise man about which he has heard so much from the other boys, and he wants to impress him. The two become friends, and Alyosha treats all the boys as equals. When Kolya goes in to see Ilusha, he gives him a dog as a present. He reveals that the dog is none other but the dog Ilusha gave the piece of bread with a pin in it. Kolya has nursed the dog back to health and has fully trained him as a gesture of friendship to Ilusha. The mood is dampened, however, when the doctors go in to see Ilusha. Without even saying it, everyone understands that the boy does not have much time left. Ilusha is brave, and he tries to lift the spirits of those around him. <br />
Later, Alyosha visits his brother in jail. Dmitri tells Alyosha that Ivan has concocted a plan for his escape from jail. Alyosha goes to talk to Ivan, who feels strangely guilty about his father’s death. Alyosha tells his brother that he should not feel responsible for a crime that he did not commit, but Ivan stalks off angrily. He meets Smerdyakov, who tells Ivan he thinks the Karamazov brother is guilty as an accomplice to the murder. He says that Ivan wanted his father dead and left the night of the murder to try to free himself of the responsibility of protecting his father. Ivan is angry and troubled by this, and when he talks to Smerdyakov later, Smerdyakov flatly admits to hilling Fyodor. He says that Ivan’s theories and ideas were the basis for his crime and that Ivan’s talks with Smerdyakov basically rationalized the deed. When Ivan returns home after this meeting, he sees a devil in his room. The devil chastises him for being a wicked person with weaknesses and foibles that have led to disastrous circumstances. Alyosha bangs on the door and finds his brother in a feverish state, muttering about a devil and Smerdyakov. Alyosha stays the night with his brother to take care of him. <br />
Dmitri’s trial begins. Many people from all around come to see the spectacle of the parricide trial. Dmitri has an excellent lawyer, but it is a hard case to win. The prosecution brings many witnesses who testify to seemingly damning evidence against Dmitri. The defense, however, discredits one after another of these witnesses, showing ulterior motives or mitigating circumstances. Alyosha defends his brother from the stand, and Katerina gives a moving account of Dmitri’s honorable nature. Then Ivan comes into the courtroom, waving money and implicating Smerdyakov. Since he is yelling nonsense, disrupting the trial, and generally acting crazy, the court does not believe him. Suddenly, at the end of the trial, Katerina stands up again, showing a letter from Dmitri that clearly states Dmitri’s intention to kill Fyodor as a last resort. She has a change of heart and no longer wants to lie to protect a man who has hurt her so much. Word comes to the courtoom that Smerdyakov has hanged himself. After final statements are made, the verdict comes back: guilty. Dmitri is sentenced to jail. Dmitri welcomes this chance to become a new man, but he does not want to be in exile in Siberia for the rest of his life; he wants to return to his home country before he dies. <br />
Ivan is still sick, and Katerina takes care of him. Alyosha visits the boys with whom he has become friends. They are sad because Ilusha has died. Alyosha passes along Father Zossima’s teachings of love and understanding, and they all embrace his words, cheering him. <br />
alıntı....]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Daughter of Fortune]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15505</link>
			<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 22:23:51 +0200</pubDate>
			<dc:creator>weys</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15505</guid>
			<description><![CDATA[Daughter of Fortune<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Plot Summary<br />
<br />
Part 1<br />
<br />
Isabel Allende's Daughter of Fortune begins with the narrator recalling the details of Eliza Sommers's arrival at the home of Rose and Jeremy Sommers. Rose and Jeremy took her in on March 15, 1832, the day celebrated as her birthday.<br />
The Sommers live in Valparaíso, Chile. Rose and Jeremy are brother and sister. Rose takes care of household chores (with the help of Mama Fresia, a native woman who runs the kitchen) while Jeremy directs an import/export business. Rose and Jeremy's brother John is a sea captain who often visits them.<br />
<br />
Eliza is something of a plaything for Rose, who likes to dress her in fancy clothes and provide a proper education for her. Mama Fresia, on the other hand, looks after Eliza's physical and psychological welfare. Rose teaches Eliza to play the piano and to enjoy reading. Mama Fresia teaches her to cook and to heal herself with medicinal herbs.<br />
<br />
Jacob Todd is introduced early in the first chapter as a "charismatic redhead with the most beautiful preacher's voice." He has come to Chile on a bet, claiming that he can sell three hundred bibles. He is warmly received by the upper echelon of Chilean-British society, including Jeremy and Rose Sommers. It does not take long for Todd to fall in love with Rose, who constantly rebuffs his attentions.<br />
As the story unfolds, Allende inserts a brief history of Chilean culture, including facts about immigration, the influence of the British Empire on society, as well as the controls placed on women, who were expected to remain largely inside the home. Agustín del Valle, a wealthy landowner, is introduced as representing the epitome of wealth, influence, and patriarchy.<br />
Eliza enters puberty with the onset of her menstruation cycle, which Miss Rose tells her not to discuss with anyone. Jeremy, noting that Eliza is maturing, comments that "intelligence is a drawback in a woman," proffering his sentiments about the female sex in general. Rose wants to send Eliza to school, but Jeremy is against it. Rose, in retaliation, refuses to do anything in the home and locks herself away in her bedroom. Jeremy eventually submits.<br />
Feliciano Rodríguez de Santa Cruz and the daughter of landowner Agustín del Valle, Paulina, are introduced next. Feliciano represents the newly established rich class, made so by the discovery of gold. He falls in love with Paulina, a match that her father is against. In order to prevent the two from getting together, he orders that Paulina must be taken to a faraway convent to be raised by the nuns until she comes to her senses. He also commands that her head be shaved to shame her. Todd steps in when he hears of Paulina's fate. He helps Feliciano find her. Eventually, Agustín relents, and Paulina and Feliciano are married.<br />
Next, Todd befriends Joaquín Andieta, a very poor young man who works at Jeremy's business and preaches socialism on the side. Andieta and Todd often meet and discuss politics. Andieta believes that Todd lives "in the clouds," because he believes in a communal society. Andieta is more practical: his goal is to unionize workers and promote land reforms.<br />
Part one closes with Todd being discovered as a fraud (the British community in Chile took him into their circle because they thought he was a preacher) and with Miss Rose trying to find an appropriate suitor for Eliza. Her attempts fail, as she introduces Eliza to Michael Steward, an English naval officer, who turns the tables on Miss Rose and falls for her. Eliza, taking matters into her own hands, falls in love with Joaquín. In a flashback scene, the story of Miss Rose's ill-fated love affair with Karl Bretzner, a Viennese tenor, who, Rose later discovers, is married and has two children, is revealed.<br />
<br />
Part 2<br />
<br />
Joaquín decides that he must travel to the United States to make his fortune. He and Eliza have been meeting clandestinely, and she mourns his decision. Feliciano and Paulina are also affected by the gold rush, but through Paulina's clever business mind, they decide to invest in a steam ship, which will provide food for the hungry masses of miners in the States. They enlist John as their captain.<br />
Mama Fresia discovers love letters that Joaquín and Eliza have written to one another, thus exposing the secret that the young couple have been involved sexually. Eliza tells her that she will clear her name by marrying Joaquín, and, toward this goal, she must follow him to California. When Mama Fresia realizes that Eliza is pregnant, she concocts a recipe to try to abort the fetus. She is unsuccessful.<br />
John arrives in Chile and introduces Tao Chi'en, a Chinese man who has been working for him. It is through Tao Chi'en that Eliza will be smuggled aboard another ship and taken to California. At the time, Tao does not know that Eliza is pregnant. He only knows that Eliza is in love and must be reunited with Joaquín. Tao, who is suffering the loss of his wife, fully understands Eliza's emotions. He brings her aboard and stows her in the belly of the ship in a small cargo hold.<br />
<br />
Part 3<br />
<br />
Eliza regains her strength and begins her search for Joaquín. In her costume as a boy, she takes on the identity of Joaquín's brother. Eliza has left Tao in order to widen her search, but she often writes letters to him. She realizes how much she misses him.<br />
It is through her travels that Eliza begins to find her courage and her independence. She sells prepared meals, writes letters for others, and offers her services in the medicinal arts. In the process, she meets new friends, such as Babalu the Bad and Joe Bonecrusher, who travels throughout the gold-mining counties offering entertainment. It is with Joe Bonecrusher's group that Eliza earns a living playing the piano.<br />
Tom No-Tribe is introduced. Joe Bonecrusher adopted the Native American child after his tribe was massacred. Eliza takes to Tom and, when a fire breaks out in the house, saves him. In the meantime, Tao becomes established in his medical practice and becomes an advocate for the young Chinese girls who have been sent to the United States as prostitutes. The girls, some as young as eleven, rarely live more than two years after arriving. Tao eventually finds Eliza and asks that she come back to San Francisco to help him, which she does.<br />
Back in San Francisco, Eliza hears of Joaquín's death. Before going to view his body, she realizes that she has fallen in love with Tao.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Daughter of Fortune<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Plot Summary<br />
<br />
Part 1<br />
<br />
Isabel Allende's Daughter of Fortune begins with the narrator recalling the details of Eliza Sommers's arrival at the home of Rose and Jeremy Sommers. Rose and Jeremy took her in on March 15, 1832, the day celebrated as her birthday.<br />
The Sommers live in Valparaíso, Chile. Rose and Jeremy are brother and sister. Rose takes care of household chores (with the help of Mama Fresia, a native woman who runs the kitchen) while Jeremy directs an import/export business. Rose and Jeremy's brother John is a sea captain who often visits them.<br />
<br />
Eliza is something of a plaything for Rose, who likes to dress her in fancy clothes and provide a proper education for her. Mama Fresia, on the other hand, looks after Eliza's physical and psychological welfare. Rose teaches Eliza to play the piano and to enjoy reading. Mama Fresia teaches her to cook and to heal herself with medicinal herbs.<br />
<br />
Jacob Todd is introduced early in the first chapter as a "charismatic redhead with the most beautiful preacher's voice." He has come to Chile on a bet, claiming that he can sell three hundred bibles. He is warmly received by the upper echelon of Chilean-British society, including Jeremy and Rose Sommers. It does not take long for Todd to fall in love with Rose, who constantly rebuffs his attentions.<br />
As the story unfolds, Allende inserts a brief history of Chilean culture, including facts about immigration, the influence of the British Empire on society, as well as the controls placed on women, who were expected to remain largely inside the home. Agustín del Valle, a wealthy landowner, is introduced as representing the epitome of wealth, influence, and patriarchy.<br />
Eliza enters puberty with the onset of her menstruation cycle, which Miss Rose tells her not to discuss with anyone. Jeremy, noting that Eliza is maturing, comments that "intelligence is a drawback in a woman," proffering his sentiments about the female sex in general. Rose wants to send Eliza to school, but Jeremy is against it. Rose, in retaliation, refuses to do anything in the home and locks herself away in her bedroom. Jeremy eventually submits.<br />
Feliciano Rodríguez de Santa Cruz and the daughter of landowner Agustín del Valle, Paulina, are introduced next. Feliciano represents the newly established rich class, made so by the discovery of gold. He falls in love with Paulina, a match that her father is against. In order to prevent the two from getting together, he orders that Paulina must be taken to a faraway convent to be raised by the nuns until she comes to her senses. He also commands that her head be shaved to shame her. Todd steps in when he hears of Paulina's fate. He helps Feliciano find her. Eventually, Agustín relents, and Paulina and Feliciano are married.<br />
Next, Todd befriends Joaquín Andieta, a very poor young man who works at Jeremy's business and preaches socialism on the side. Andieta and Todd often meet and discuss politics. Andieta believes that Todd lives "in the clouds," because he believes in a communal society. Andieta is more practical: his goal is to unionize workers and promote land reforms.<br />
Part one closes with Todd being discovered as a fraud (the British community in Chile took him into their circle because they thought he was a preacher) and with Miss Rose trying to find an appropriate suitor for Eliza. Her attempts fail, as she introduces Eliza to Michael Steward, an English naval officer, who turns the tables on Miss Rose and falls for her. Eliza, taking matters into her own hands, falls in love with Joaquín. In a flashback scene, the story of Miss Rose's ill-fated love affair with Karl Bretzner, a Viennese tenor, who, Rose later discovers, is married and has two children, is revealed.<br />
<br />
Part 2<br />
<br />
Joaquín decides that he must travel to the United States to make his fortune. He and Eliza have been meeting clandestinely, and she mourns his decision. Feliciano and Paulina are also affected by the gold rush, but through Paulina's clever business mind, they decide to invest in a steam ship, which will provide food for the hungry masses of miners in the States. They enlist John as their captain.<br />
Mama Fresia discovers love letters that Joaquín and Eliza have written to one another, thus exposing the secret that the young couple have been involved sexually. Eliza tells her that she will clear her name by marrying Joaquín, and, toward this goal, she must follow him to California. When Mama Fresia realizes that Eliza is pregnant, she concocts a recipe to try to abort the fetus. She is unsuccessful.<br />
John arrives in Chile and introduces Tao Chi'en, a Chinese man who has been working for him. It is through Tao Chi'en that Eliza will be smuggled aboard another ship and taken to California. At the time, Tao does not know that Eliza is pregnant. He only knows that Eliza is in love and must be reunited with Joaquín. Tao, who is suffering the loss of his wife, fully understands Eliza's emotions. He brings her aboard and stows her in the belly of the ship in a small cargo hold.<br />
<br />
Part 3<br />
<br />
Eliza regains her strength and begins her search for Joaquín. In her costume as a boy, she takes on the identity of Joaquín's brother. Eliza has left Tao in order to widen her search, but she often writes letters to him. She realizes how much she misses him.<br />
It is through her travels that Eliza begins to find her courage and her independence. She sells prepared meals, writes letters for others, and offers her services in the medicinal arts. In the process, she meets new friends, such as Babalu the Bad and Joe Bonecrusher, who travels throughout the gold-mining counties offering entertainment. It is with Joe Bonecrusher's group that Eliza earns a living playing the piano.<br />
Tom No-Tribe is introduced. Joe Bonecrusher adopted the Native American child after his tribe was massacred. Eliza takes to Tom and, when a fire breaks out in the house, saves him. In the meantime, Tao becomes established in his medical practice and becomes an advocate for the young Chinese girls who have been sent to the United States as prostitutes. The girls, some as young as eleven, rarely live more than two years after arriving. Tao eventually finds Eliza and asks that she come back to San Francisco to help him, which she does.<br />
Back in San Francisco, Eliza hears of Joaquín's death. Before going to view his body, she realizes that she has fallen in love with Tao.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Things Fall Apart]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15504</link>
			<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 22:21:49 +0200</pubDate>
			<dc:creator>weys</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15504</guid>
			<description><![CDATA[Plot Summary <br />
Things Fall Apart is set in Umuofia, the hometown of Okonkwo, a proud, angry, and hard-working man in his prime. Okonkwo has always felt a need to prove himself because he is the son of a failure, a man named Unoka who was heavily in debt because he preferred playing his flute and drinking palm wine to farming. Okonkwo first established himself as a man to be reckoned with by beating the famous wrestler Amalinze the Cat in a match at the tender age of 18. He provides for himself and his mother and sisters economically by share-cropping yams for a wealthy neighbor until he makes enough profits to get land and seeds and start his own farm. He does well enough that by the beginning of the novel he has three wives, a large compound with huts for each of them as well as a separate one for himself, and a large and growing family. His ambition is to take the highest titles of honor that his tribe can bestow.<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Okonkwo is known for his bad temper and his willingness to be rude to unsuccessful men. At one point his temper also made him guilty of an offense against the earth goddess, because he forgot that the village was celebrating the Week of Peace and beat his youngest wife during the holy festival. The goddess' priest prescribed a series of sacrifices and penance for him to perform.<br />
<br />
One day Okonkwo's village sends a challenge to a neighboring village because they caused the death of an Umuofia woman who had gone to market there. This village fears Umuofia enough to pay a recompense of one virgin and a young boy instead of going to war. Umuofia's elders decide that the virgin will marry the husband of the slaughtered woman and the youth will stay in Okonkwo's household until they reach a final decision about what to do with him. The boy's name in Ikemefuna, and he becomes good friends with Nwoye, Okonkwo's eldest son. Ikemefuna is clever and loved by everyone in the household. When Ikemefuna has lived with Okonkwo's family for three years, the elders finally reach their decision and say that Ikemefuna must be killed. He is marched in a procession, told that he is going back to his original village, and then deep in the woods one of the villagers hits him with a machete. The blow isn't fatal, and he runs in fear to Okonkwo, calling him father and asking him for protection. Afraid of being thought weak, Okonkwo strikes the boy down.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Plot Summary <br />
Things Fall Apart is set in Umuofia, the hometown of Okonkwo, a proud, angry, and hard-working man in his prime. Okonkwo has always felt a need to prove himself because he is the son of a failure, a man named Unoka who was heavily in debt because he preferred playing his flute and drinking palm wine to farming. Okonkwo first established himself as a man to be reckoned with by beating the famous wrestler Amalinze the Cat in a match at the tender age of 18. He provides for himself and his mother and sisters economically by share-cropping yams for a wealthy neighbor until he makes enough profits to get land and seeds and start his own farm. He does well enough that by the beginning of the novel he has three wives, a large compound with huts for each of them as well as a separate one for himself, and a large and growing family. His ambition is to take the highest titles of honor that his tribe can bestow.<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Okonkwo is known for his bad temper and his willingness to be rude to unsuccessful men. At one point his temper also made him guilty of an offense against the earth goddess, because he forgot that the village was celebrating the Week of Peace and beat his youngest wife during the holy festival. The goddess' priest prescribed a series of sacrifices and penance for him to perform.<br />
<br />
One day Okonkwo's village sends a challenge to a neighboring village because they caused the death of an Umuofia woman who had gone to market there. This village fears Umuofia enough to pay a recompense of one virgin and a young boy instead of going to war. Umuofia's elders decide that the virgin will marry the husband of the slaughtered woman and the youth will stay in Okonkwo's household until they reach a final decision about what to do with him. The boy's name in Ikemefuna, and he becomes good friends with Nwoye, Okonkwo's eldest son. Ikemefuna is clever and loved by everyone in the household. When Ikemefuna has lived with Okonkwo's family for three years, the elders finally reach their decision and say that Ikemefuna must be killed. He is marched in a procession, told that he is going back to his original village, and then deep in the woods one of the villagers hits him with a machete. The blow isn't fatal, and he runs in fear to Okonkwo, calling him father and asking him for protection. Afraid of being thought weak, Okonkwo strikes the boy down.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Foyan ortaya Çıkıyor CHP!  Taraflar, CHP-HADEP ittifak görüşmesini doğruladı]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15503</link>
			<pubDate>Sat, 27 Feb 2010 04:38:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15503</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Taraflar, CHP-HADEP ittifak görüşmesini doğruladı  </span>	<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
BDP'li Sırrı Sakık'ın iddiaları, CHP'yi sarstı. Görüşmelerin tanıkları birer birer açıklama yaparak Sakık'ı doğruladı. Sedat Yurttaş, "Endişeleri olduğu için, militan da olsa kamuoyunda tanınmayan isimleri istediler bizden." dedi. Ahmet Türk de "Görüşme doğrudur. Bütün tanıklara sorabilirsiniz." sözleriyle iddiaya sahip çıktı.<br />
<br />
BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık'ın, "Baraj korkusu yaşayan CHP, 1999 seçimlerinden milletvekili adayı yapmak üzere bizden 20 militan istedi." açıklaması, gündemi sarstı. CHP kanadından yalanlama gelse de yapılan görüşmelerin tarafları, Sakık'ı doğruladı. CHP'nin istemediği kişiler arasında gösterilen Sedat Yurttaş, "20 militan kabul edilseydi ittifak olurdu." dedi. CNN Türk'ün haberine göre, Yurttaş " Biz tanınıyorduk ama onlar militan da olsa bilinmedikleri için Parlamento'ya taşınmalarında mahzur görülmediği açıkça ifade edildi. Sırrı Bey'in söylediklerinin tamamını doğruluyorum." açıklamasını yaptı. Kapatılan DTP'nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk de Sakık'ın iddialarının doğruladı<br />
<br />
Sedat Yurttaş, o dönemde CHP ile en az 3 görüşme yapıldığını, bunlardan birinin de şimdiki Rixos Oteli yani eski Ankara Oteli'nde gerçekleştiğini aktardı. Sırrı Sakık'ın sözünü ettiği teklifin Eşref Erdem'in evindeki görüşmede gündeme geldiğini söyleyen Yurttaş, teklifi Genel Başkan Deniz Baykal'ın bilgisi dahilinde Erdem'in yaptığını öne sürdü. Prensipte anlaşıldığını, geriye sadece ayrıntıların kaldığını anlatan eski milletvekili, şöyle devam etti: "Yani kaç kişi aday gösterilebilir kısmındaydık. Çünkü o zaman bizim önerilerimizin başında mutlaka güçlü bir grup kurulması vardı. Görüşmede ben de vardım. Sayın İnönü'nün başkanlığında 1991'de yapılan ittifakın yararları konuşuldu. Türkiye'ye ne kadar büyük katkısı olduğu ve Türkiye'nin mozaiğine ne kadar denk düştüğünü konuştuk. Ondan sonra kimler aday olabilir, nasıl olabilir tartışmasına geçilince Eşref Bey, Sırrı Sakık'ın dediği gibi Ahmet Türk için belki, ama Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Murat Bozlak ve yine partinin kamuoyunda bilinen isimlerinin olamayacağını ama onun dışında 20 militan da olsa onlarla pekala ittifak yapılarak seçime girilebileceğini söyledi."<br />
<br />
Ahmet Türk de Sırrı Sakık'ın iddialarını doğrulayarak, "CHP ile 1999 seçimleri için görüştük. O görüşmeyi bütün tanıklarından sorabilirsiniz." dedi. CNN Türk'e konuşan Türk, "1999'da seçimlere girdiğimizde CHP ile birlikte seçime girme konusunda bir görüşme yapıldı. Bu görüşme sonucunda Sayın Baykal, 'Tanınan isimleri ben alırsam kamuoyunda bir tepki olur' dedi. İsimleri de verdi; Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Murat Bozlak... Bunların içinde belki Ahmet Türk'ü taşıyabilir kamuoyuna. Baykal, tanınan isimlerle yapamayacağını söyledi ama 'Tanınmayan isimlerden sizin güvendiğiniz, size bağlı olan kesimlerden farklı insanlar getirin, bu konudaki gereken çalışmaları başlatırım' dedi." şeklinde bilgiler verdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Eren: CHP doğuyu tamamen bize bırakmıştı</span><br />
<br />
-Eski SHP Milletvekili M. Ali Eren, Sırrı Sakık ve Sedat Yurttaş'ın iddia ettiği gibi CHP ile HADEP arasında birden fazla görüşme yapıldığını söyledi. Bu görüşmelerden birinde kendisinin de bulunduğunu açıklayan Eren, Ankara'da Kürt kökenli bir işadamının bürosunda buluştuklarını belirtti. Eren, "O zamana kadar bütün konularda anlaşma sağlanmıştı. CHP, doğudaki illere karışmayacaktı. O gün, 20 ismi belirleyip protokol imzalayacaktık. Görüşmede Baykal'ın görevlendirdiği Eşref Erdem ve Mustafa Özyürek ile birlikte Ahmet Türk, Kemal Parlak, Sedat Yurttaş, Sırrı Sakık ve ben vardık." diye konuştu. Ancak HADEP'ten aday gösterilecek isimler üzerinde tartışma yaşandığını aktaran Eren, şunları kaydetti: "(CHP'liler) bize 'Gösterdiğimiz zaman PKK ile işbirliği yaptığımız manasına gelebilecek bizim oylarımızı aşağı çekecek isimler olmasın.' dediler. 'Kim bu isimler?' dedik. Mesela Sırrı (Sakık) Bey'e itiraz ettiler. Orada itiraz etmedikleri bir Ahmet Türk bir de ben kalmıştık. Bunun üzerine biz 'Böyle bir şeyi kabul edemeyiz.' dedik." HÜSEYİN KELEŞ, YASİN KILIÇ İSTANBUL ZAMAN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Taraflar, CHP-HADEP ittifak görüşmesini doğruladı  </span>	<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
BDP'li Sırrı Sakık'ın iddiaları, CHP'yi sarstı. Görüşmelerin tanıkları birer birer açıklama yaparak Sakık'ı doğruladı. Sedat Yurttaş, "Endişeleri olduğu için, militan da olsa kamuoyunda tanınmayan isimleri istediler bizden." dedi. Ahmet Türk de "Görüşme doğrudur. Bütün tanıklara sorabilirsiniz." sözleriyle iddiaya sahip çıktı.<br />
<br />
BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık'ın, "Baraj korkusu yaşayan CHP, 1999 seçimlerinden milletvekili adayı yapmak üzere bizden 20 militan istedi." açıklaması, gündemi sarstı. CHP kanadından yalanlama gelse de yapılan görüşmelerin tarafları, Sakık'ı doğruladı. CHP'nin istemediği kişiler arasında gösterilen Sedat Yurttaş, "20 militan kabul edilseydi ittifak olurdu." dedi. CNN Türk'ün haberine göre, Yurttaş " Biz tanınıyorduk ama onlar militan da olsa bilinmedikleri için Parlamento'ya taşınmalarında mahzur görülmediği açıkça ifade edildi. Sırrı Bey'in söylediklerinin tamamını doğruluyorum." açıklamasını yaptı. Kapatılan DTP'nin eski Genel Başkanı Ahmet Türk de Sakık'ın iddialarının doğruladı<br />
<br />
Sedat Yurttaş, o dönemde CHP ile en az 3 görüşme yapıldığını, bunlardan birinin de şimdiki Rixos Oteli yani eski Ankara Oteli'nde gerçekleştiğini aktardı. Sırrı Sakık'ın sözünü ettiği teklifin Eşref Erdem'in evindeki görüşmede gündeme geldiğini söyleyen Yurttaş, teklifi Genel Başkan Deniz Baykal'ın bilgisi dahilinde Erdem'in yaptığını öne sürdü. Prensipte anlaşıldığını, geriye sadece ayrıntıların kaldığını anlatan eski milletvekili, şöyle devam etti: "Yani kaç kişi aday gösterilebilir kısmındaydık. Çünkü o zaman bizim önerilerimizin başında mutlaka güçlü bir grup kurulması vardı. Görüşmede ben de vardım. Sayın İnönü'nün başkanlığında 1991'de yapılan ittifakın yararları konuşuldu. Türkiye'ye ne kadar büyük katkısı olduğu ve Türkiye'nin mozaiğine ne kadar denk düştüğünü konuştuk. Ondan sonra kimler aday olabilir, nasıl olabilir tartışmasına geçilince Eşref Bey, Sırrı Sakık'ın dediği gibi Ahmet Türk için belki, ama Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Murat Bozlak ve yine partinin kamuoyunda bilinen isimlerinin olamayacağını ama onun dışında 20 militan da olsa onlarla pekala ittifak yapılarak seçime girilebileceğini söyledi."<br />
<br />
Ahmet Türk de Sırrı Sakık'ın iddialarını doğrulayarak, "CHP ile 1999 seçimleri için görüştük. O görüşmeyi bütün tanıklarından sorabilirsiniz." dedi. CNN Türk'e konuşan Türk, "1999'da seçimlere girdiğimizde CHP ile birlikte seçime girme konusunda bir görüşme yapıldı. Bu görüşme sonucunda Sayın Baykal, 'Tanınan isimleri ben alırsam kamuoyunda bir tepki olur' dedi. İsimleri de verdi; Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Murat Bozlak... Bunların içinde belki Ahmet Türk'ü taşıyabilir kamuoyuna. Baykal, tanınan isimlerle yapamayacağını söyledi ama 'Tanınmayan isimlerden sizin güvendiğiniz, size bağlı olan kesimlerden farklı insanlar getirin, bu konudaki gereken çalışmaları başlatırım' dedi." şeklinde bilgiler verdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Eren: CHP doğuyu tamamen bize bırakmıştı</span><br />
<br />
-Eski SHP Milletvekili M. Ali Eren, Sırrı Sakık ve Sedat Yurttaş'ın iddia ettiği gibi CHP ile HADEP arasında birden fazla görüşme yapıldığını söyledi. Bu görüşmelerden birinde kendisinin de bulunduğunu açıklayan Eren, Ankara'da Kürt kökenli bir işadamının bürosunda buluştuklarını belirtti. Eren, "O zamana kadar bütün konularda anlaşma sağlanmıştı. CHP, doğudaki illere karışmayacaktı. O gün, 20 ismi belirleyip protokol imzalayacaktık. Görüşmede Baykal'ın görevlendirdiği Eşref Erdem ve Mustafa Özyürek ile birlikte Ahmet Türk, Kemal Parlak, Sedat Yurttaş, Sırrı Sakık ve ben vardık." diye konuştu. Ancak HADEP'ten aday gösterilecek isimler üzerinde tartışma yaşandığını aktaran Eren, şunları kaydetti: "(CHP'liler) bize 'Gösterdiğimiz zaman PKK ile işbirliği yaptığımız manasına gelebilecek bizim oylarımızı aşağı çekecek isimler olmasın.' dediler. 'Kim bu isimler?' dedik. Mesela Sırrı (Sakık) Bey'e itiraz ettiler. Orada itiraz etmedikleri bir Ahmet Türk bir de ben kalmıştık. Bunun üzerine biz 'Böyle bir şeyi kabul edemeyiz.' dedik." HÜSEYİN KELEŞ, YASİN KILIÇ İSTANBUL ZAMAN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[!!--  ibretle Okuyunuz  --!!]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15502</link>
			<pubDate>Fri, 26 Feb 2010 02:17:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15502</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Ekim 1977..........HAKSES...............sayfa 15</span><br />
<br />
<span style="color: #FF4500;"><span style="font-style: italic;">Siyonist Teşkilatının 22 Maddelik Düsturu</span></span><br />
<br />
1-  Genç nesilleri mugayir-i ahlak telkinlerle ifsad etmeli<br />
2- Aile hayatını yıkmalı<br />
3- İnsanlalra aşağı sınıflarla tahakkum etmeli<br />
4- Sanatı zayıflatmalı, edebiyatı müstehcen ve şehevi bir hale sokmalı<br />
5- Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkkında rezilane vak'alar uydurmalı<br />
6- Hudutsuz bir lüks, başdöndürücü modalar icad etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik eylemeli<br />
7- Kalabalıkların vakitleri, eğlenceler, oyunlarla oyalanmalı, herkes düşünmekten alıkonulmalı<br />
8- Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar oluşturulmalı<br />
9- içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı<br />
10- Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarına kin ve itimatsızlıklar saçmalı<br />
11- Mal sahipleriyle işçilerin arasını bozmalı, grevler, sabotajlar tertib ettirilmeli<br />
12- Yüksek tabakanın manevi kuvvetini her çareye başvurarak yıkmalı<br />
13- Sanayinin ziraati ezmesine imkan vermeli, böylece köylü sınıfını ortadan kaldırmalı<br />
14- Saçma nazariyeleri ortaya atarak halkı gayr-i kabil-i tatbik fikirlerle dolambaçlı yollara sevketmeli<br />
15- Hayat pahalılığını körüklemeli, ücretleri arttırmalı<br />
16- Beynelmilel meseleler ihdas ederek milletler arasına kin ve nefret tohumları serpmeli<br />
17- Milletlerin mukadderatını tahsil ve terbiyeden mahrum kimselerin ellerine tevdi ettirilmeli<br />
18- Bütün hükümet şekillerini değiştirmeli, birçok sırları ifşa etmeli<br />
19- Meşru hükümet tarzlarından mutlak bir istibdada gitmeli<br />
20- Siasi, iktisadi buhranlar yaratmalı, servetleri mahvetmeli<br />
21- Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı, spekülasyonlara yol açmalı altını mahdut ellerde toplamalı, muazzamsermayeleri felce uğratmalı<br />
22- Hükümetlerin ölümlerini hazırlamalı, insaniyeti elem, ıstırap ve yoksulluk içine atmalı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Ekim 1977..........HAKSES...............sayfa 15</span><br />
<br />
<span style="color: #FF4500;"><span style="font-style: italic;">Siyonist Teşkilatının 22 Maddelik Düsturu</span></span><br />
<br />
1-  Genç nesilleri mugayir-i ahlak telkinlerle ifsad etmeli<br />
2- Aile hayatını yıkmalı<br />
3- İnsanlalra aşağı sınıflarla tahakkum etmeli<br />
4- Sanatı zayıflatmalı, edebiyatı müstehcen ve şehevi bir hale sokmalı<br />
5- Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkkında rezilane vak'alar uydurmalı<br />
6- Hudutsuz bir lüks, başdöndürücü modalar icad etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik eylemeli<br />
7- Kalabalıkların vakitleri, eğlenceler, oyunlarla oyalanmalı, herkes düşünmekten alıkonulmalı<br />
8- Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar oluşturulmalı<br />
9- içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı<br />
10- Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarına kin ve itimatsızlıklar saçmalı<br />
11- Mal sahipleriyle işçilerin arasını bozmalı, grevler, sabotajlar tertib ettirilmeli<br />
12- Yüksek tabakanın manevi kuvvetini her çareye başvurarak yıkmalı<br />
13- Sanayinin ziraati ezmesine imkan vermeli, böylece köylü sınıfını ortadan kaldırmalı<br />
14- Saçma nazariyeleri ortaya atarak halkı gayr-i kabil-i tatbik fikirlerle dolambaçlı yollara sevketmeli<br />
15- Hayat pahalılığını körüklemeli, ücretleri arttırmalı<br />
16- Beynelmilel meseleler ihdas ederek milletler arasına kin ve nefret tohumları serpmeli<br />
17- Milletlerin mukadderatını tahsil ve terbiyeden mahrum kimselerin ellerine tevdi ettirilmeli<br />
18- Bütün hükümet şekillerini değiştirmeli, birçok sırları ifşa etmeli<br />
19- Meşru hükümet tarzlarından mutlak bir istibdada gitmeli<br />
20- Siasi, iktisadi buhranlar yaratmalı, servetleri mahvetmeli<br />
21- Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı, spekülasyonlara yol açmalı altını mahdut ellerde toplamalı, muazzamsermayeleri felce uğratmalı<br />
22- Hükümetlerin ölümlerini hazırlamalı, insaniyeti elem, ıstırap ve yoksulluk içine atmalı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÇOK ÖNEMLİ!! --Balyoz Darbe Planını anlama rehberi]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15501</link>
			<pubDate>Wed, 24 Feb 2010 15:40:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15501</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;"><span style="font-weight: bold;">Balyoz Darbe Planını anlama rehberi  </span></span>	<br />
Dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan'ın başkanlığındaki bir cuntanın hazırladığı öne sürülen Balyoz adlı darbe planı, Fatih Camii'nin bombalanmasından Hava Kuvvetleri'ne ait bir jetin düşürülmesine kadar pek çok kaos planını içeriyor.<br />
<br />
AK Parti'nin 2002 seçimlerinden iktidar olarak çıkmasından rahatsız olan bir grup üst rütbeli subayın hazırladığı ve 'Balyoz Harekâtı' adını verdiği darbe planı 12 Eylül'ü model almış. Planın her aşamasını anlatan elektronik, sesli ve yazılı askeri belgelerin bulunduğu belirtiliyor. Belgelerde amacın Türkiye çapında sıkıyönetim ilanı, ardından da Meclis'in kapatılması ve hükümetin devrilmesi olduğu ortaya çıkıyor.<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Darbe planı, kaos amaçlayan bir dizi eylem planıyla destekleniyor. Bu eylem planları, cami bombalamayı ve Türkiye'yi Yunanistan'la savaşa sokmayı göze alan dehşet verici senaryoları en ince ayrıntısına kadar tarif ediyor. Darbe planını destekleyen Çarşaf, Sakal, Suga ve Oraj başlıklı eylem planlarının 2003'te Birinci Ordu Komutanlığı'nın öncülüğünde, Karacıların yanı sıra Hava, Deniz ve Jandarma'dan üst rütbeli personelin katılımıyla gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Darbe öncesi kaos ortamı oluşturmak için yapılan dört eylem planı ile darbenin bizzat kendisinin nasıl organize edileceğini öngören Balyoz Güvenlik Harekât Planı'nda 29'u general, 133'ü subay olmak üzere toplam 162 askerin isimleri yer alıyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Fatih ve Beyazıt Camii bombalanacak</span><br />
<br />
Jandarma Yüzbaşı H.T. komutasındaki dokuz kişilik eylem timi, cep telefonu düzenekli patlayıcıyı cemaate en yakın ayakkabılığa yerleştirecek ve cuma namazının farzının kılınmasının ardından düğmeye basılacaktı.<br />
<br />
Bölgedeki ajanlar da provokasyon amacıyla harekete geçecekti. Beyazıt Camii'ne yönelik Sakal Eylem Planı'na göre tahrip düzeneği, bir çantaya yerleştirilecek ve şadırvanda unutulmuş görüntüsü ile bırakılacaktı. Jandarma Binbaşı H.Ö. komutasındaki tim, bombayı yine cuma günü, ezandan 10 dakika önce patlatacaktı.<br />
<br />
Eylemde özellikle yaralı sayısının fazla olması amaçlanıyordu. Patlama sonrası oluşacak panik havası iki kamera ile görüntülenecek, avluda toplanacak öfkeli kalabalığın da caddeye taşması sağlanacaktı. Operasyonda kiralık araç kullanılacak ve kiralamada gerçek isimle kayıt yapılmayacaktı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Gece yarısı müze baskını</span><br />
<br />
Gösterinin yapıldığı gece yarısı cübbeli, sarıklı ve çarşaflı grupların, ellerindeki yeşil bayrakları ve molotofkokteylleri ile Hava Müzesi'ni basarak müzedeki uçakları tahrip etmeleri sağlanacaktı.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Kendi jetimizi düşürelim</span><br />
<br />
Mümkünse bir Türk jetinin Yunan uçaklarınca düşürülmesi sağlanacak. Planda bu gerçekleşmediği takdirde, Özel Filo personelinden bir pilot, uygun bir yer ve uçuş sırasında kendi jetlerimizden birini düşürecekti.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Eylemcilere silah çekilecek</span><br />
<br />
"3'üncü ve 8'inci Ana Jet Üs komutanlıkları başta olmak üzere tüm hava birlikleri nizamiyelerine şeriat isteyen gruplar tarafından saldırılar düzenlenecek, mülki amirlerin izinleri beklenmeden olaylara müdahale edilecek, geçici süreler ile hava birlikleri etrafındaki bölgelerde, sokaklarda, caddelerde ve çevre yolu ve karayollarında güvenlik bölgeleri oluşturularak denetim sağlanacak, arama yapılacak, şüpheli olduğu gerekçesi ile bazı şahıslar belli süreler alıkonulacak. Şiddet gösterenlere şiddetle cevap verilecek, gerekli durumlarda silah kullanmaktan çekinilmeyecek.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Esnaf içindeki tahrik timi harekete geçiyor</span><br />
<br />
Patlamayı müteakip oluşan kargaşadan da istifadeyle cami içerisindeki Tahrik timinden Tahrik-A bir kısım radikal Fatih esnafı içerisine sızdırılmış Tahrik-B ile irtibata geçecek. Tahrik-A ve Tahrik-B, irtibatlı bulundukları ve halkın içerisine sızmış bulunan provokatörleri harekete geçirecek. Böylece cami cemaatinin, çoğunluğunu Fatihli esnafın oluşturduğu öfkeli radikal grupla ana cadde üzerinde birleşmesi sağlanacak. Yapılacak manipülasyonlarla öfkeli grubun yaşananları, irticai söylemler ve sloganlar eşliğinde protesto etmesi sağlanacak.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Model 12 Eylül'deki Bayrak Harekatı</span><br />
<br />
Balyoz Sıkıyönetim Komutanlığı, "AKP hükümetini iktidardan uzaklaştıracak ve mevcut irticai yapılanmayı şiddetle bertaraf ederek, belirlenen kadroları iktidara getirecek. Laik devlet otoritesi yeniden tesis edilecek." 12 Eylül'ün 'Bayrak Harekatı'nı model alan planda, Doğan'ın unvanı ise sıkıyönetim komutanı.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Ülke ekonomik darboğaza sürüklenecek</span><br />
<br />
Harekata kamuoyu desteği sağlanması için de 137 gazeteciden faydalanılacak<br />
<br />
Öncelikle ve acil olarak, AKP yönetiminin tasfiyesi ve işbirlikçilerinin saf dışı bırakılması maksadıyla harekât alanının şekillendirilmesi de dâhil olmak üzere, resmî / gayrıresmi tüm yurtseverler seferber edilecek. <br />
<br />
---------]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;"><span style="font-weight: bold;">Balyoz Darbe Planını anlama rehberi  </span></span>	<br />
Dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan'ın başkanlığındaki bir cuntanın hazırladığı öne sürülen Balyoz adlı darbe planı, Fatih Camii'nin bombalanmasından Hava Kuvvetleri'ne ait bir jetin düşürülmesine kadar pek çok kaos planını içeriyor.<br />
<br />
AK Parti'nin 2002 seçimlerinden iktidar olarak çıkmasından rahatsız olan bir grup üst rütbeli subayın hazırladığı ve 'Balyoz Harekâtı' adını verdiği darbe planı 12 Eylül'ü model almış. Planın her aşamasını anlatan elektronik, sesli ve yazılı askeri belgelerin bulunduğu belirtiliyor. Belgelerde amacın Türkiye çapında sıkıyönetim ilanı, ardından da Meclis'in kapatılması ve hükümetin devrilmesi olduğu ortaya çıkıyor.<br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Darbe planı, kaos amaçlayan bir dizi eylem planıyla destekleniyor. Bu eylem planları, cami bombalamayı ve Türkiye'yi Yunanistan'la savaşa sokmayı göze alan dehşet verici senaryoları en ince ayrıntısına kadar tarif ediyor. Darbe planını destekleyen Çarşaf, Sakal, Suga ve Oraj başlıklı eylem planlarının 2003'te Birinci Ordu Komutanlığı'nın öncülüğünde, Karacıların yanı sıra Hava, Deniz ve Jandarma'dan üst rütbeli personelin katılımıyla gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Darbe öncesi kaos ortamı oluşturmak için yapılan dört eylem planı ile darbenin bizzat kendisinin nasıl organize edileceğini öngören Balyoz Güvenlik Harekât Planı'nda 29'u general, 133'ü subay olmak üzere toplam 162 askerin isimleri yer alıyor.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Fatih ve Beyazıt Camii bombalanacak</span><br />
<br />
Jandarma Yüzbaşı H.T. komutasındaki dokuz kişilik eylem timi, cep telefonu düzenekli patlayıcıyı cemaate en yakın ayakkabılığa yerleştirecek ve cuma namazının farzının kılınmasının ardından düğmeye basılacaktı.<br />
<br />
Bölgedeki ajanlar da provokasyon amacıyla harekete geçecekti. Beyazıt Camii'ne yönelik Sakal Eylem Planı'na göre tahrip düzeneği, bir çantaya yerleştirilecek ve şadırvanda unutulmuş görüntüsü ile bırakılacaktı. Jandarma Binbaşı H.Ö. komutasındaki tim, bombayı yine cuma günü, ezandan 10 dakika önce patlatacaktı.<br />
<br />
Eylemde özellikle yaralı sayısının fazla olması amaçlanıyordu. Patlama sonrası oluşacak panik havası iki kamera ile görüntülenecek, avluda toplanacak öfkeli kalabalığın da caddeye taşması sağlanacaktı. Operasyonda kiralık araç kullanılacak ve kiralamada gerçek isimle kayıt yapılmayacaktı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Gece yarısı müze baskını</span><br />
<br />
Gösterinin yapıldığı gece yarısı cübbeli, sarıklı ve çarşaflı grupların, ellerindeki yeşil bayrakları ve molotofkokteylleri ile Hava Müzesi'ni basarak müzedeki uçakları tahrip etmeleri sağlanacaktı.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Kendi jetimizi düşürelim</span><br />
<br />
Mümkünse bir Türk jetinin Yunan uçaklarınca düşürülmesi sağlanacak. Planda bu gerçekleşmediği takdirde, Özel Filo personelinden bir pilot, uygun bir yer ve uçuş sırasında kendi jetlerimizden birini düşürecekti.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Eylemcilere silah çekilecek</span><br />
<br />
"3'üncü ve 8'inci Ana Jet Üs komutanlıkları başta olmak üzere tüm hava birlikleri nizamiyelerine şeriat isteyen gruplar tarafından saldırılar düzenlenecek, mülki amirlerin izinleri beklenmeden olaylara müdahale edilecek, geçici süreler ile hava birlikleri etrafındaki bölgelerde, sokaklarda, caddelerde ve çevre yolu ve karayollarında güvenlik bölgeleri oluşturularak denetim sağlanacak, arama yapılacak, şüpheli olduğu gerekçesi ile bazı şahıslar belli süreler alıkonulacak. Şiddet gösterenlere şiddetle cevap verilecek, gerekli durumlarda silah kullanmaktan çekinilmeyecek.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Esnaf içindeki tahrik timi harekete geçiyor</span><br />
<br />
Patlamayı müteakip oluşan kargaşadan da istifadeyle cami içerisindeki Tahrik timinden Tahrik-A bir kısım radikal Fatih esnafı içerisine sızdırılmış Tahrik-B ile irtibata geçecek. Tahrik-A ve Tahrik-B, irtibatlı bulundukları ve halkın içerisine sızmış bulunan provokatörleri harekete geçirecek. Böylece cami cemaatinin, çoğunluğunu Fatihli esnafın oluşturduğu öfkeli radikal grupla ana cadde üzerinde birleşmesi sağlanacak. Yapılacak manipülasyonlarla öfkeli grubun yaşananları, irticai söylemler ve sloganlar eşliğinde protesto etmesi sağlanacak.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Model 12 Eylül'deki Bayrak Harekatı</span><br />
<br />
Balyoz Sıkıyönetim Komutanlığı, "AKP hükümetini iktidardan uzaklaştıracak ve mevcut irticai yapılanmayı şiddetle bertaraf ederek, belirlenen kadroları iktidara getirecek. Laik devlet otoritesi yeniden tesis edilecek." 12 Eylül'ün 'Bayrak Harekatı'nı model alan planda, Doğan'ın unvanı ise sıkıyönetim komutanı.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Ülke ekonomik darboğaza sürüklenecek</span><br />
<br />
Harekata kamuoyu desteği sağlanması için de 137 gazeteciden faydalanılacak<br />
<br />
Öncelikle ve acil olarak, AKP yönetiminin tasfiyesi ve işbirlikçilerinin saf dışı bırakılması maksadıyla harekât alanının şekillendirilmesi de dâhil olmak üzere, resmî / gayrıresmi tüm yurtseverler seferber edilecek. <br />
<br />
---------]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[kpss]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15500</link>
			<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 14:24:54 +0200</pubDate>
			<dc:creator>xazal</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15500</guid>
			<description><![CDATA[hani bedavaydı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[hani bedavaydı]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[S.G.'nin sorguda ölen ikiz bebekleri ne olacak?]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15499</link>
			<pubDate>Fri, 19 Feb 2010 19:48:16 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15499</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">S.G.'nin sorguda ölen ikiz bebekleri ne olacak?  	</span><font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in evinin aranması sırasında yaşananları küçük kızı Sıla'ın çizgi film cd'leri üzerinden veren medya, Cihaner'in soruşturması yüzünden ikiz bebeğini kaybeden bir kadının dramını hiç görmedi. Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi bugünkü yazısında o darımı yaşayan S.G'yı hatırlattı.<br />
<br />
HSYK darbesinin gölgesinde kaldığı için Erzincan soruşturmasının insani boyutu üzerinde yeterince durulamadı. Ta ki "Sıla'nın gözyaşları"na kadar. Sıla, tutuklanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in sevimli kızı. Cihaner'in tutuklanması haberinin verildiği o ünlü fotoğrafta babasının kucağındaki sevimli haliyle hatırlıyoruz onu. Bir de Cihaner'in eşinin, "kızımın çizgi film CD'lerini de aldılar" şeklindeki siteminden.<br />
<br />
Bu tür operasyonlarda çocukların, eşlerin, aile mahremiyetlerinin gündeme getirilmesinden oldum olası rahatsız oldum. Doğru bulmadım. Sıla ağlamamalı. Sıla çocuklar üzülmemeli. Ama aynı zamanda Erzincan'daki sorgu sırasında gördüğü ağır baskıdan dolayı S.G kadının karnındaki ikiz bebekler de ölmemeli.<br />
<br />
Erzincan soruşturması baştan sona bir hukuksuzluk; baştan sona bir trajedi. Erzincan şehir merkezinde Jandarma birlikleri ve cemselerle yapılan operasyon sırasında tam bir tedhiş havası estiriliyor.<br />
<br />
S.G isimli kadın sorguya alındığı sırada hamile olduğunu bildiriyor. Dikkate alınmıyor. Sorgu sırasında gördüğü baskıdan dolayı karnındaki ikiz bebeklerini kaybediyor. Bir insan için, bir anne için ne büyük dram. S.G kadın zanlı bile olmuyor, savcılık tarafından serbest bırakılıyor. Peki S.G kadının yaşadığı drama tek bir kadın örgütünün ya da bir kadın yazarın sahip çıkmamasının nedeni onun İsmail Ağa Cemaatine yönelik operasyon kapsamında gözaltına alınan bir ailenin üyesi olması mı?<br />
<br />
Jandarmalar yatak odalarına kadar girip evleri arıyor. Evde erkeği olmayan bir kadının kapısı açılıyor, kapı açık tutuluyor, içeriye girilmesi için mahalle muhtarı olay yerine çağrılıyor. Jandarma Komutanı bu durumu görünce emrindeki askerleri fırçalayıp, kapıyı tekmeleyip, botlarıyla içeri giriyor. Peki o korkuyu yaşayan kadın da bir insan değil mi?<br />
<br />
5-6 yaşındaki çocuklar sıraya dizilip, Jandarmaya götürülüyor. Peki o çocuklar çocuk değil mi? Tek eksikleri kucağında fotoğraf çektirebilecekleri bir Başsavcının çocuğu olmamak mı?<br />
<br />
23 şubat günü başlıyor operasyon. 48 saat sürüyor. Zanlılar operasyon tamamlanana kadar tam 48 saat aç bırakılıyor. "Açız. Yemek verin" diye müracaat ettiklerinde "bu yemekler askerin istihkakı, size veremeyiz" diye azarlanıyorlar.<br />
<br />
İnsani olmayan hiçbir şeyi kabul etmeyeceğiz ki, bazı karanlık ellerin insanlarımızı yok etmesinin önüne geçelim. Peki ne yapacağız. Sıla çocuğun gözyaşlarını da duyarlılık göstereceğiz, S.G kadının dramına da kulak vereceğiz.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Yeni Şafak </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">S.G.'nin sorguda ölen ikiz bebekleri ne olacak?  	</span><font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner'in evinin aranması sırasında yaşananları küçük kızı Sıla'ın çizgi film cd'leri üzerinden veren medya, Cihaner'in soruşturması yüzünden ikiz bebeğini kaybeden bir kadının dramını hiç görmedi. Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdülkadir Selvi bugünkü yazısında o darımı yaşayan S.G'yı hatırlattı.<br />
<br />
HSYK darbesinin gölgesinde kaldığı için Erzincan soruşturmasının insani boyutu üzerinde yeterince durulamadı. Ta ki "Sıla'nın gözyaşları"na kadar. Sıla, tutuklanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in sevimli kızı. Cihaner'in tutuklanması haberinin verildiği o ünlü fotoğrafta babasının kucağındaki sevimli haliyle hatırlıyoruz onu. Bir de Cihaner'in eşinin, "kızımın çizgi film CD'lerini de aldılar" şeklindeki siteminden.<br />
<br />
Bu tür operasyonlarda çocukların, eşlerin, aile mahremiyetlerinin gündeme getirilmesinden oldum olası rahatsız oldum. Doğru bulmadım. Sıla ağlamamalı. Sıla çocuklar üzülmemeli. Ama aynı zamanda Erzincan'daki sorgu sırasında gördüğü ağır baskıdan dolayı S.G kadının karnındaki ikiz bebekler de ölmemeli.<br />
<br />
Erzincan soruşturması baştan sona bir hukuksuzluk; baştan sona bir trajedi. Erzincan şehir merkezinde Jandarma birlikleri ve cemselerle yapılan operasyon sırasında tam bir tedhiş havası estiriliyor.<br />
<br />
S.G isimli kadın sorguya alındığı sırada hamile olduğunu bildiriyor. Dikkate alınmıyor. Sorgu sırasında gördüğü baskıdan dolayı karnındaki ikiz bebeklerini kaybediyor. Bir insan için, bir anne için ne büyük dram. S.G kadın zanlı bile olmuyor, savcılık tarafından serbest bırakılıyor. Peki S.G kadının yaşadığı drama tek bir kadın örgütünün ya da bir kadın yazarın sahip çıkmamasının nedeni onun İsmail Ağa Cemaatine yönelik operasyon kapsamında gözaltına alınan bir ailenin üyesi olması mı?<br />
<br />
Jandarmalar yatak odalarına kadar girip evleri arıyor. Evde erkeği olmayan bir kadının kapısı açılıyor, kapı açık tutuluyor, içeriye girilmesi için mahalle muhtarı olay yerine çağrılıyor. Jandarma Komutanı bu durumu görünce emrindeki askerleri fırçalayıp, kapıyı tekmeleyip, botlarıyla içeri giriyor. Peki o korkuyu yaşayan kadın da bir insan değil mi?<br />
<br />
5-6 yaşındaki çocuklar sıraya dizilip, Jandarmaya götürülüyor. Peki o çocuklar çocuk değil mi? Tek eksikleri kucağında fotoğraf çektirebilecekleri bir Başsavcının çocuğu olmamak mı?<br />
<br />
23 şubat günü başlıyor operasyon. 48 saat sürüyor. Zanlılar operasyon tamamlanana kadar tam 48 saat aç bırakılıyor. "Açız. Yemek verin" diye müracaat ettiklerinde "bu yemekler askerin istihkakı, size veremeyiz" diye azarlanıyorlar.<br />
<br />
İnsani olmayan hiçbir şeyi kabul etmeyeceğiz ki, bazı karanlık ellerin insanlarımızı yok etmesinin önüne geçelim. Peki ne yapacağız. Sıla çocuğun gözyaşlarını da duyarlılık göstereceğiz, S.G kadının dramına da kulak vereceğiz.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
Yeni Şafak </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Devlet B. Mesafelidir :))]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15498</link>
			<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 02:38:03 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15498</guid>
			<description><![CDATA[<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gerçekle yüzleşmemek için dincileri suçlamak işimize geldi]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15497</link>
			<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 02:03:32 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15497</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Gerçekle yüzleşmemek için dincileri suçlamak işimize geldi  </span><font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Hürriyet Gazetesi Yazarı Çetin Emeç'in öldürülmesinin üzerinden 20 yıl geçti. Eşi Bilge Emeç, yıllar sonra cinayetle ilgili tarihi açıklamalarda bulundu.<br />
<br />
Bunca zamandır gerçeklerle yüzleşmekten kaçtığını anlatan Emeç, "Şimdiye kadar devleti suçlamadım. İran dedik, dinciler dedik. Kaç kere kayboldu ifadeler, kaç kere! Tetikçiyi yakaladılar güya. Zaten onun gerçek katil olduğuna da inanmıyorum." dedi.<br />
<br />
Evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Hürriyet Gazetesi yazarı Çetin Emeç'in eşi Bilge Emeç o günleri anlattı. Vatan Gazetesi'nden Sanem Altan'a konuşan Emeç, ilginç açıklamalarda bulundu. Emeç, gerçeklerle yüzleşmekten korktuğu için İran'ı, dincileri suçladıklarını anlattı. Şunları söyledi: "Gerisinde kim var bu işlerin hâlâ anlamıyorum. Bugüne kadar devleti suçlamadım, İran, hep İran dedik, dinciler dedik. Çünkü ben Atatürkçü, vatanperver bir kadınım. Başka gerçeklerle yüzleşmek istemedim. O yüzden hep İran demek işime geldi sanırım. İran'ın yaptığına inanmak istedim. Kaç kere kayboldu ifadeler, kaç kere! Bıktırma siyaseti yaptılar. Ve başardılar... 'Çözülmesin, istemiyorum' dedirttiler. Tetikçiyi yakaladılar güya. Zaten onun gerçek katil olduğuna da inanmıyorum."<br />
<br />
Oktay Ekşi'nin kendisine 'MİT'in elinde öldürülecekler listesi var' dediğini, bunların da Oktay Ekşi, Çetin Emeç, Erol Simavi olduğunu anlattı. Emeç, "En kolayı Çetin'di." dedi. Öldürülmeden önce eşinin, arkadaşları tarafından dikkatli olması konusunda uyarıldığını anlatan Emeç, Hürriyet Gazetesi'nin o dönem sahibi olan Erol Simavi'ye kırgın olduğunu söyledi. Simavi'nin cinayetten sonra kendisini hiç aramadığından bahseden Emeç, cinayetten önce de gazeteyi arayarak, "Ne olur Erol Simavi'ye söyleyin Çetin'i uyarsın. Böyle sert yazmasın, çok tehdit var." dediğini anlattı. Bunun üzerine Simavi, Bilge Emeç'e bayıltıcı sprey göndermiş.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
TEHDİT MEKTUPLARI GELİYORDU<br />
</span><br />
Çetin Emeç'in asistanı Nebahat Ercan, Emeç'in gelen tehdit mektuplarını okuduğunu, hatta cevap yazdığını, bir keresinde de gelen tehdit telefonuna cevap verdiğini ve telefonu 'iyi günler' diyerek kapattığını anlattı. Ercan, cinayetten sonra defalarca ifadesinin alındığını ancak sorulan soruların suikastla ilgili olmadığını söyledi. Her seferinde "Haberleri kimden alıyordu, kimlerle ilişkisi vardı, Ortadoğu haberlerinin kaynağı kimdi?" sorularının yöneltildiğini aktardı.<br />
<br />
Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da Suadiye'deki evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. Saldırıda Emeç'in şoförü Sinan Ercan da yaşamını yitirdi. Emeç, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinin yayın yönetmenliğini yapmıştı. Olaydan uzun bir süre sonra İslami Hareket Örgütü'nün yöneticisi İrfan Çağrıcı ve 4 arkadaşı ağırlaştırılmış müebbet ve çeşitli hapis cezalarına mahkum edilmişti. ZAMAN]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Gerçekle yüzleşmemek için dincileri suçlamak işimize geldi  </span><font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
Hürriyet Gazetesi Yazarı Çetin Emeç'in öldürülmesinin üzerinden 20 yıl geçti. Eşi Bilge Emeç, yıllar sonra cinayetle ilgili tarihi açıklamalarda bulundu.<br />
<br />
Bunca zamandır gerçeklerle yüzleşmekten kaçtığını anlatan Emeç, "Şimdiye kadar devleti suçlamadım. İran dedik, dinciler dedik. Kaç kere kayboldu ifadeler, kaç kere! Tetikçiyi yakaladılar güya. Zaten onun gerçek katil olduğuna da inanmıyorum." dedi.<br />
<br />
Evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Hürriyet Gazetesi yazarı Çetin Emeç'in eşi Bilge Emeç o günleri anlattı. Vatan Gazetesi'nden Sanem Altan'a konuşan Emeç, ilginç açıklamalarda bulundu. Emeç, gerçeklerle yüzleşmekten korktuğu için İran'ı, dincileri suçladıklarını anlattı. Şunları söyledi: "Gerisinde kim var bu işlerin hâlâ anlamıyorum. Bugüne kadar devleti suçlamadım, İran, hep İran dedik, dinciler dedik. Çünkü ben Atatürkçü, vatanperver bir kadınım. Başka gerçeklerle yüzleşmek istemedim. O yüzden hep İran demek işime geldi sanırım. İran'ın yaptığına inanmak istedim. Kaç kere kayboldu ifadeler, kaç kere! Bıktırma siyaseti yaptılar. Ve başardılar... 'Çözülmesin, istemiyorum' dedirttiler. Tetikçiyi yakaladılar güya. Zaten onun gerçek katil olduğuna da inanmıyorum."<br />
<br />
Oktay Ekşi'nin kendisine 'MİT'in elinde öldürülecekler listesi var' dediğini, bunların da Oktay Ekşi, Çetin Emeç, Erol Simavi olduğunu anlattı. Emeç, "En kolayı Çetin'di." dedi. Öldürülmeden önce eşinin, arkadaşları tarafından dikkatli olması konusunda uyarıldığını anlatan Emeç, Hürriyet Gazetesi'nin o dönem sahibi olan Erol Simavi'ye kırgın olduğunu söyledi. Simavi'nin cinayetten sonra kendisini hiç aramadığından bahseden Emeç, cinayetten önce de gazeteyi arayarak, "Ne olur Erol Simavi'ye söyleyin Çetin'i uyarsın. Böyle sert yazmasın, çok tehdit var." dediğini anlattı. Bunun üzerine Simavi, Bilge Emeç'e bayıltıcı sprey göndermiş.<br />
<span style="font-weight: bold;"><br />
TEHDİT MEKTUPLARI GELİYORDU<br />
</span><br />
Çetin Emeç'in asistanı Nebahat Ercan, Emeç'in gelen tehdit mektuplarını okuduğunu, hatta cevap yazdığını, bir keresinde de gelen tehdit telefonuna cevap verdiğini ve telefonu 'iyi günler' diyerek kapattığını anlattı. Ercan, cinayetten sonra defalarca ifadesinin alındığını ancak sorulan soruların suikastla ilgili olmadığını söyledi. Her seferinde "Haberleri kimden alıyordu, kimlerle ilişkisi vardı, Ortadoğu haberlerinin kaynağı kimdi?" sorularının yöneltildiğini aktardı.<br />
<br />
Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da Suadiye'deki evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. Saldırıda Emeç'in şoförü Sinan Ercan da yaşamını yitirdi. Emeç, Milliyet ve Hürriyet gazetelerinin yayın yönetmenliğini yapmıştı. Olaydan uzun bir süre sonra İslami Hareket Örgütü'nün yöneticisi İrfan Çağrıcı ve 4 arkadaşı ağırlaştırılmış müebbet ve çeşitli hapis cezalarına mahkum edilmişti. ZAMAN]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[2011 seçimleri]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15496</link>
			<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 23:23:28 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15496</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">2011 seçimlerinde AKP iktidar olamayacak'</span><br />
<br />
MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural, ''Bundan sonra 2011 seçimlerinde AK Parti'nin iktidar olması mümkün değildir'' dedi. <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a>  <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a>  <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">AA</span><br />
<br />
Rize- Parti mensuplarıyla birlikte Rize Gazeteciler ve Muhabirler Derneği'ni ziyaret eden MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural, gazetecilerle sohbet etti. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi'nin ''2011 seçimlerinde MHP barajı aşamayacak'' açıklamasının hatırlatılması üzerine Vural, ''Çok komik oluyorlar. Milliyetçi Hareket Partisi'nin nefesini enselerinde hissediyorlar, bozkurdun nefesi enselerinde'' diye konuştu.<br />
<br />
Korkunun ecele faydası olmadığını ve seçimde hesaplaşacaklarını belirten Vural, şöyle devam etti: ''İnşAllah bu seçimlerde hesaplaşacağız. Cumhuriyetimizle milli kimliğimizle hesaplaşanlarla bir hesabımız olacaktır. O hesabı keseceğiz. Barajlarla ilgili olsa olsa kendi sorunları olacaktır. Bir jübile yaptıracağız. Rize'den sesleniyorum Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a; 2011'de bir jübile yaptırıp emekliliğini temin edeceğiz. Bütün anketler onu gösteriyor. Kendilerinin yaptırdığı anketlerde de MHP'nin nefesini enselerinde hissettiklerini görüyorlar. Onun için korkunun ecele faydası yok. Sandıkta bütün bunları söyleyenlerle görüşeceğiz.''<br />
<br />
Halkın seçim sandığında en son kararını söyleyeceğini savunan Vural, ''Bundan sonra AK Parti'nin iktidar olma devri bitmiştir. Bütün dünya bunu böyle bilsin. Herkese sesleniyorum, medyasından iş adamlarına, sivil toplum örgütlerine. Bundan sonra 2011 seçimlerinde AK Parti'nin iktidar olması mümkün değildir. Herkes hesabını ona göre yapsın'' dedi. Vural, parti olarak iktidara geldiklerinde ise hesap sorma döneminin başlayacağını sözlerine ekledi.<br />
 <br />
14 Şubat 2010 cumhuriyet]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">2011 seçimlerinde AKP iktidar olamayacak'</span><br />
<br />
MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural, ''Bundan sonra 2011 seçimlerinde AK Parti'nin iktidar olması mümkün değildir'' dedi. <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a>  <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a>  <font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">AA</span><br />
<br />
Rize- Parti mensuplarıyla birlikte Rize Gazeteciler ve Muhabirler Derneği'ni ziyaret eden MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural, gazetecilerle sohbet etti. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Tanrıverdi'nin ''2011 seçimlerinde MHP barajı aşamayacak'' açıklamasının hatırlatılması üzerine Vural, ''Çok komik oluyorlar. Milliyetçi Hareket Partisi'nin nefesini enselerinde hissediyorlar, bozkurdun nefesi enselerinde'' diye konuştu.<br />
<br />
Korkunun ecele faydası olmadığını ve seçimde hesaplaşacaklarını belirten Vural, şöyle devam etti: ''İnşAllah bu seçimlerde hesaplaşacağız. Cumhuriyetimizle milli kimliğimizle hesaplaşanlarla bir hesabımız olacaktır. O hesabı keseceğiz. Barajlarla ilgili olsa olsa kendi sorunları olacaktır. Bir jübile yaptıracağız. Rize'den sesleniyorum Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a; 2011'de bir jübile yaptırıp emekliliğini temin edeceğiz. Bütün anketler onu gösteriyor. Kendilerinin yaptırdığı anketlerde de MHP'nin nefesini enselerinde hissettiklerini görüyorlar. Onun için korkunun ecele faydası yok. Sandıkta bütün bunları söyleyenlerle görüşeceğiz.''<br />
<br />
Halkın seçim sandığında en son kararını söyleyeceğini savunan Vural, ''Bundan sonra AK Parti'nin iktidar olma devri bitmiştir. Bütün dünya bunu böyle bilsin. Herkese sesleniyorum, medyasından iş adamlarına, sivil toplum örgütlerine. Bundan sonra 2011 seçimlerinde AK Parti'nin iktidar olması mümkün değildir. Herkes hesabını ona göre yapsın'' dedi. Vural, parti olarak iktidara geldiklerinde ise hesap sorma döneminin başlayacağını sözlerine ekledi.<br />
 <br />
14 Şubat 2010 cumhuriyet]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur'an okuyun!' demek, laikliğe aykırı mı?]]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15495</link>
			<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 23:21:30 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15495</guid>
			<description><![CDATA[<span style="color: #FF4500;"><span style="font-weight: bold;">Kur'an okuyun!' demek, laikliğe aykırı mı?</span></span><br />
	<br />
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun, 'Akşamları televizyonları yarım saat daha az seyredin. Kur'an'la buluşun' açıklamasına karşı, kimileri Başkanın bu sözlerini, 'insanlara zorla kitap okuma' ya da 'televizyon seyredilmesini yasaklama' biçiminde anlayarak tepki gösterdi.<br />
<br />
Prof. Bardakoğlu da bu tepkilere cevap verdi;-keşke cevap vermeseydi, değmezdi çünkü! Cehaletin densizliğinin nadanlığa dönüştüğü bir Türkiye'de yaşıyoruz. Başkan, cevap vermekle bu mikâplı cehaleti ciddiye aldığını gösterdi. Tekrar ediyorum: Keşke cevap vermeseydi! Rahmetli Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, bu ülkede sık sık tekrarlanan bu tip olayların faillerine tepki gösterildiğinde, onlar için, 'bırakın, kendi karanlıklarında boğulsunlar!' derdi...<br />
<br />
Bu ahmakça iptizâle karşı, eğer mutlaka bir cevap verilecek idiyse, bu cevabı, sevgili öğrencim Haşmet Babaoğlu, Sabah'taki köşesinde verdi: 'Diyanet İşleri diye bir makam varsa, o makamdaki kişinin topluma Kur'an okumayı tavsiye etmesinden daha normal bir şey olabilir mi? Bardakoğlu, herhalde, 'Var mısın Yok musun?' kumarını veya 'Aşk-ı Memnu' dizisini tavsiye edecek değildi!'<br />
<br />
Bu mesele, aslında Bardakoğlu için, 'vaktinizi biraz da Kur'an dinlemeye ya da Kur'an okumaya ayırın' anlamına gelen sözlerine karşı, onun 'laik cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanlığı'nda oturması zuldür!' diyerek tepki gösterenlerin meselesidir. Asıl mesele şudur: Türkiye'de bugün, özellikle medyada ağır ve kesif bir cehalet hâkimdir. Bu cehalet, daha çok, İslam konusunda, maalesef, en basit düzeyde bile bilgi sahibi olmayan birtakım zevatın, kendilerini ahkâm kesme mevkiinde görüyor olmalarının getirdiği cahil cesaretidir...<br />
<br />
Hatırlayanlarınız mutlaka vardır: Bundan birkaç yıl önce, yine bir köşe yazarının, Zincirlikuyu Mezarlığı'nın giriş kapısının alınlığındaki 'Bütün canlılar ölümü tadacaktır' ayetini, 'her sabah önünden geçerken moralim bozuluyor, kaldırılsın bu saçmalık!' diye tepki gösterdiğine de tanık olmuştuk. Hiç şüphe yok, o köşe yazarı, bu sözlerin bir ayet-i kerime olduğunun farkında değildi. Ama buna rağmen, bu konuda ahkâm kesmekte bir sakınca görmemiş olması, bir tek şeyle açıklanabilir: Rahmetli Uğur Mumcu'nun, bu güne kadar duyduğum en güzel 'cehalet' tarifiyle: 'Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak'la!..<br />
<br />
Türkiyede okuryazar takımının büyük bir kısmı, İslam dinine ilişkin en basit düzeyde bilgiden, maalesef, yoksundur. Dahası, İslam konusunda bilgi edinmeyi de, 'zul' saymaktadırlar. [Ayraç içinde belirteyim: Kelimenin doğrusu 'zul' değil, 'zül'dür!&#93;. Laikliği, Müslümanlığa ait herhangi bir şeyle ilgilenmeye 'tenezzül' etmemek biçiminde yorumlama alışkanlığı, giderek bir norm haline geliyor. Asıl zavallılık, buradadır...<br />
<br />
Daha önce de birçok defa yazdım: İslam'ı bir 'bilgi objesi' olarak ele almak başka, bir 'inanç objesi' olarak ele almak başkadır. Bilmek, inanmayı zorunlu kılmaz;- inanmak da bilmeyi! Gelgelelim, kendisini 'aydın' kimliğiyle öne çıkaran herkesin, inançlı olmasa bile, fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gibi bir mecburiyeti vardır... Türk aydınının büyük çoğunluğu, bunun idraki içinde değil, maalesef...<br />
<br />
Belki de sebep, bunların aydın'lığının, Türk Aydınlanması'nın ürettiği 'aydın'lar olmalarından kaynaklanıyor olmasıdır. Kimbilir? h.yavuz@zaman.com.tr]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="color: #FF4500;"><span style="font-weight: bold;">Kur'an okuyun!' demek, laikliğe aykırı mı?</span></span><br />
	<br />
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'nun, 'Akşamları televizyonları yarım saat daha az seyredin. Kur'an'la buluşun' açıklamasına karşı, kimileri Başkanın bu sözlerini, 'insanlara zorla kitap okuma' ya da 'televizyon seyredilmesini yasaklama' biçiminde anlayarak tepki gösterdi.<br />
<br />
Prof. Bardakoğlu da bu tepkilere cevap verdi;-keşke cevap vermeseydi, değmezdi çünkü! Cehaletin densizliğinin nadanlığa dönüştüğü bir Türkiye'de yaşıyoruz. Başkan, cevap vermekle bu mikâplı cehaleti ciddiye aldığını gösterdi. Tekrar ediyorum: Keşke cevap vermeseydi! Rahmetli Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, bu ülkede sık sık tekrarlanan bu tip olayların faillerine tepki gösterildiğinde, onlar için, 'bırakın, kendi karanlıklarında boğulsunlar!' derdi...<br />
<br />
Bu ahmakça iptizâle karşı, eğer mutlaka bir cevap verilecek idiyse, bu cevabı, sevgili öğrencim Haşmet Babaoğlu, Sabah'taki köşesinde verdi: 'Diyanet İşleri diye bir makam varsa, o makamdaki kişinin topluma Kur'an okumayı tavsiye etmesinden daha normal bir şey olabilir mi? Bardakoğlu, herhalde, 'Var mısın Yok musun?' kumarını veya 'Aşk-ı Memnu' dizisini tavsiye edecek değildi!'<br />
<br />
Bu mesele, aslında Bardakoğlu için, 'vaktinizi biraz da Kur'an dinlemeye ya da Kur'an okumaya ayırın' anlamına gelen sözlerine karşı, onun 'laik cumhuriyetin Diyanet İşleri Başkanlığı'nda oturması zuldür!' diyerek tepki gösterenlerin meselesidir. Asıl mesele şudur: Türkiye'de bugün, özellikle medyada ağır ve kesif bir cehalet hâkimdir. Bu cehalet, daha çok, İslam konusunda, maalesef, en basit düzeyde bile bilgi sahibi olmayan birtakım zevatın, kendilerini ahkâm kesme mevkiinde görüyor olmalarının getirdiği cahil cesaretidir...<br />
<br />
Hatırlayanlarınız mutlaka vardır: Bundan birkaç yıl önce, yine bir köşe yazarının, Zincirlikuyu Mezarlığı'nın giriş kapısının alınlığındaki 'Bütün canlılar ölümü tadacaktır' ayetini, 'her sabah önünden geçerken moralim bozuluyor, kaldırılsın bu saçmalık!' diye tepki gösterdiğine de tanık olmuştuk. Hiç şüphe yok, o köşe yazarı, bu sözlerin bir ayet-i kerime olduğunun farkında değildi. Ama buna rağmen, bu konuda ahkâm kesmekte bir sakınca görmemiş olması, bir tek şeyle açıklanabilir: Rahmetli Uğur Mumcu'nun, bu güne kadar duyduğum en güzel 'cehalet' tarifiyle: 'Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak'la!..<br />
<br />
Türkiyede okuryazar takımının büyük bir kısmı, İslam dinine ilişkin en basit düzeyde bilgiden, maalesef, yoksundur. Dahası, İslam konusunda bilgi edinmeyi de, 'zul' saymaktadırlar. [Ayraç içinde belirteyim: Kelimenin doğrusu 'zul' değil, 'zül'dür!]. Laikliği, Müslümanlığa ait herhangi bir şeyle ilgilenmeye 'tenezzül' etmemek biçiminde yorumlama alışkanlığı, giderek bir norm haline geliyor. Asıl zavallılık, buradadır...<br />
<br />
Daha önce de birçok defa yazdım: İslam'ı bir 'bilgi objesi' olarak ele almak başka, bir 'inanç objesi' olarak ele almak başkadır. Bilmek, inanmayı zorunlu kılmaz;- inanmak da bilmeyi! Gelgelelim, kendisini 'aydın' kimliğiyle öne çıkaran herkesin, inançlı olmasa bile, fikir sahibi olmak için bilgi sahibi olmak gibi bir mecburiyeti vardır... Türk aydınının büyük çoğunluğu, bunun idraki içinde değil, maalesef...<br />
<br />
Belki de sebep, bunların aydın'lığının, Türk Aydınlanması'nın ürettiği 'aydın'lar olmalarından kaynaklanıyor olmasıdır. Kimbilir? h.yavuz@zaman.com.tr]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA['Hadi açıkla Başbuğ']]></title>
			<link>http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15494</link>
			<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 16:05:12 +0200</pubDate>
			<dc:creator>samimiKRAL</dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://www.samimi.net/showthread.php?tid=15494</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">'Hadi açıkla Başbuğ' </span><br />
<br />
Böyle olmaz. Kalkıp da "elimizde belge, bilgi var, sabrımız taşarsa açıklayacağız" diyemezsiniz, bu şantaj anlamına gelir çünkü.<br />
<br />
Ordunun içindeki darbe planlarını açıklayan gazete biziz. Sizin sabrınız ister taşsın ister taşmasın, biz yeni belgeler bulduğumuzda gene açıklarız. Doğrusu da budur zaten.<br />
<br />
Siz, ordunun içinde darbe hazırlıkları yapılmasını yadırgamayıp, bunların yayımlanmasını yadırgıyor ve sabrınız taştığında bunları yayımlayanlarla ilgili "bilgi ve belgeleri" açıklayacağınızı söylüyorsunuz.<br />
<br />
Hadi açıklayın bakalım. Elinizde bizimle ilgili bir tek belge ya da bilgi varsa halka açıklayın, savcılığa verin. Bizim gibi yapın, suç olan belgeyi halka gösterip yargıya teslim edin.<br />
<br />
Yapamazsınız.<br />
<br />
Sizin elinizde bizim "gizli" ya da "yasadışı bir iş" yaptığımızı gösterecek bir tane bile belge yoktur, olamaz. Öyle lafı dolaştırmıyorum ben, gayet açık, gayet net söylüyorum, hodri meydan, açıklayın da görelim. Biz sizin bildiğiniz o "kullanışlı" medyaya benzemeyiz, böyle şantaj kokan laflarla üstümüze gölge düşürülmeye kalkışılmasına da izin vermeyiz.<br />
<br />
Hem biraz tutarlı olun. "Kendi halkını düşman gören ordu olur mu diye yazanlar var" diyorsunuz. Onlardan biri benim.<br />
<br />
Darbe yapan, darbe hazırlayan, halkın iradesini hiçe sayan ordu, "halkının" düşmanıdır. Sizin iddianıza göre, bu lafı Latin Amerika ile ilgili bir makale yazan bir "Amerikalı" bulmuş ve bu cümleyi Türkiye'ye "getirmişler." Ne Latin Amerikalıların ne de bizim, darbeci ordunun halk düşmanı olduğunu öğrenmesi için Amerikalı birinin yazısını okumasına gerek var, onlar da biz de bu gerçeği ölümlerle, işkencelerle, zindanlarla öğrendik. Ama beni asıl şaşırtan, bizi "Amerikalıların lafını" kullanmakla suçlayıp, arkasından da "bizim askeri eğitim sistemimiz Amerika'dan alınmıştır" demeniz oldu. Bizim kullandığımız bir cümle bir Amerikalının lafına benzediği için biz "dışarıyla bağlantılı" oluyorsak, "bütün eğitim sistemini" Amerika'dan alan ordu ne oluyor? Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?<br />
<br />
Bir de "bilgi sızıntılarından" yakınıyorsunuz.<br />
<br />
Sizin sorununuz "sızıntı" değil, sizin sorununuz ordunuzun içinde "darbe planları" yapılması, vahim olan onların duyulması değil, vahim olan onların hazırlanması. Göreviniz, o darbe planlarını yayımlayanları tehdit etmek değil, o darbe planlarını yapanları bulup cezalandırmak.<br />
<br />
Bunu niye yapmıyorsunuz?<br />
<br />
Bir de "parlamento, referandum yoluyla, demokratik süreçleri işleterek üniter yapıyı değiştirmeye karar verirse" Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bunun yanında olmayacağını söylüyorsunuz.<br />
<br />
Bakın general, dünyanın hiçbir ciddi devletinde bir Genelkurmay Başkanı bunu söylemeye cüret edemez, "üniter ya da federatif" yapı bir "yönetim tarzıdır", bunun nasıl olacağına halk ve parlamento karar verir, ordu buna uyar.<br />
<br />
Bir ülkenin "yönetim tarzının" nasıl olacağına ancak "muz cumhuriyetlerindeki" ordular karışır, ciddi ülkelerde bu ordunun işi değildir.<br />
<br />
Eğitim sistemini aldığınız Amerika "federatif" sistemle yönetilir, oradaki ordu buna karışabilir mi?<br />
<br />
Size dostça tavsiyem böyle konuşmaktan vazgeçin. Bu konuşmalarınızla bizi bir "aşiret devleti" gibi gösteriyorsunuz.<br />
<br />
Yönetime karışmayın, darbecileri yakalayın, elinizdeki belgeleri açıklayın. Sağlam, güvenilir, hukuka saygılı bir ordumuz olsun. Böyle bir ordu kurmak, tehdit etmekten daha büyük bir onur getirir bir generale. <br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">'Hadi açıkla Başbuğ' </span><br />
<br />
Böyle olmaz. Kalkıp da "elimizde belge, bilgi var, sabrımız taşarsa açıklayacağız" diyemezsiniz, bu şantaj anlamına gelir çünkü.<br />
<br />
Ordunun içindeki darbe planlarını açıklayan gazete biziz. Sizin sabrınız ister taşsın ister taşmasın, biz yeni belgeler bulduğumuzda gene açıklarız. Doğrusu da budur zaten.<br />
<br />
Siz, ordunun içinde darbe hazırlıkları yapılmasını yadırgamayıp, bunların yayımlanmasını yadırgıyor ve sabrınız taştığında bunları yayımlayanlarla ilgili "bilgi ve belgeleri" açıklayacağınızı söylüyorsunuz.<br />
<br />
Hadi açıklayın bakalım. Elinizde bizimle ilgili bir tek belge ya da bilgi varsa halka açıklayın, savcılığa verin. Bizim gibi yapın, suç olan belgeyi halka gösterip yargıya teslim edin.<br />
<br />
Yapamazsınız.<br />
<br />
Sizin elinizde bizim "gizli" ya da "yasadışı bir iş" yaptığımızı gösterecek bir tane bile belge yoktur, olamaz. Öyle lafı dolaştırmıyorum ben, gayet açık, gayet net söylüyorum, hodri meydan, açıklayın da görelim. Biz sizin bildiğiniz o "kullanışlı" medyaya benzemeyiz, böyle şantaj kokan laflarla üstümüze gölge düşürülmeye kalkışılmasına da izin vermeyiz.<br />
<br />
Hem biraz tutarlı olun. "Kendi halkını düşman gören ordu olur mu diye yazanlar var" diyorsunuz. Onlardan biri benim.<br />
<br />
Darbe yapan, darbe hazırlayan, halkın iradesini hiçe sayan ordu, "halkının" düşmanıdır. Sizin iddianıza göre, bu lafı Latin Amerika ile ilgili bir makale yazan bir "Amerikalı" bulmuş ve bu cümleyi Türkiye'ye "getirmişler." Ne Latin Amerikalıların ne de bizim, darbeci ordunun halk düşmanı olduğunu öğrenmesi için Amerikalı birinin yazısını okumasına gerek var, onlar da biz de bu gerçeği ölümlerle, işkencelerle, zindanlarla öğrendik. Ama beni asıl şaşırtan, bizi "Amerikalıların lafını" kullanmakla suçlayıp, arkasından da "bizim askeri eğitim sistemimiz Amerika'dan alınmıştır" demeniz oldu. Bizim kullandığımız bir cümle bir Amerikalının lafına benzediği için biz "dışarıyla bağlantılı" oluyorsak, "bütün eğitim sistemini" Amerika'dan alan ordu ne oluyor? Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?<br />
<br />
Bir de "bilgi sızıntılarından" yakınıyorsunuz.<br />
<br />
Sizin sorununuz "sızıntı" değil, sizin sorununuz ordunuzun içinde "darbe planları" yapılması, vahim olan onların duyulması değil, vahim olan onların hazırlanması. Göreviniz, o darbe planlarını yayımlayanları tehdit etmek değil, o darbe planlarını yapanları bulup cezalandırmak.<br />
<br />
Bunu niye yapmıyorsunuz?<br />
<br />
Bir de "parlamento, referandum yoluyla, demokratik süreçleri işleterek üniter yapıyı değiştirmeye karar verirse" Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bunun yanında olmayacağını söylüyorsunuz.<br />
<br />
Bakın general, dünyanın hiçbir ciddi devletinde bir Genelkurmay Başkanı bunu söylemeye cüret edemez, "üniter ya da federatif" yapı bir "yönetim tarzıdır", bunun nasıl olacağına halk ve parlamento karar verir, ordu buna uyar.<br />
<br />
Bir ülkenin "yönetim tarzının" nasıl olacağına ancak "muz cumhuriyetlerindeki" ordular karışır, ciddi ülkelerde bu ordunun işi değildir.<br />
<br />
Eğitim sistemini aldığınız Amerika "federatif" sistemle yönetilir, oradaki ordu buna karışabilir mi?<br />
<br />
Size dostça tavsiyem böyle konuşmaktan vazgeçin. Bu konuşmalarınızla bizi bir "aşiret devleti" gibi gösteriyorsunuz.<br />
<br />
Yönetime karışmayın, darbecileri yakalayın, elinizdeki belgeleri açıklayın. Sağlam, güvenilir, hukuka saygılı bir ordumuz olsun. Böyle bir ordu kurmak, tehdit etmekten daha büyük bir onur getirir bir generale. <br />
<font color="red"> Resimleri, Linkleri ve İçeriği görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. <a href="member.php?action=register"><strong>Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.</font></strong></a> ]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>