Yazar arşivleri: admin

ACEP ALLAH BİZİ KABUL EDER Mİ? Şiiri

ACEP ALLAH BİZİ KABUL EDER Mİ?

Ey ihvan-ı iman, bu ahval ile Acep ALLAH bizi kabul eder mi? Şeriata bakın, bu ahval ile Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Ey ihvan-ı iman, bu ahval ile

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Şeriata bakın, bu ahval ile

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Zül-celal bizleri halk etti İslam.

İmanı irfanı eyledi ikram.

Ümmet-i Muhammed (sav) ne oldu encam?

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Cenab-ı Mevla’dan ne güzel ihsan,

Nazil oldu bize hazret-i Kur’an.

Ferman-ı Kur’an’a eyledik isyan.

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Ruz-i ezel verdik veli-yi ahdi,

Kabul eyledik o dem takva-yı zühdü.

Emri şeriatte etmedik cehdi.

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Bu vaadi ahd ile geldik dünyaya,

Tâbi olduk bu gün hubb-u sivaya.

Rağbet eylemedik ahde vefaya.

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Kitaba sünnete yok bizde rağbet.

Cenab-ı Mevla’ya var mı muhabbet?

Heva-i nefsinde tâbi-i şehvet

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Namaz ise müminlerin miracı,

Ferman-ı Kur’an’da rah-ı minhacı,

Gülbe-i dillerde söndü siracı.

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

İslam’ın İslam’a merhameti yok

Say-ı şeriatte meveddeti yok

Sırr-ı süveyda’da hakikati yok

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Nisalar yüzünde haya kalmadı

Vücuh-i ricalde haya kalmadı

Ahirete zad u neva kalmadı

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

İçerler su gibi ab-ı haramı,

Günah-ı kebair maksut meramı,

Zemmederler ehlullah-ı kiramı,

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Kör olmuş dideler, kalpler tutulmuş.

Derya-yı şehvete nefis atılmış.

İman İslam bu dünyaya satılmış.

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

Mevlana sır ola ehl-i imane.

Kendi idhal ede dar-ı cinane.

Lütfü ya sen bir bak devri zamane.

Acep ALLAH bizi kabul eder mi?

HACE MUHAMMED LUTFİ (Alvarlı Efe Hazretleri)

Cem Sultan’dan abisi Bayezid’e

Sen pister-i gülde yatasun şevk ile handân
Ben kül döşenem külhân-ı mihnette sebeb ne?
Cem Sultan (Ağabeyi II. Bayezid’e)

Çün rûz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet
Takdîre rızâ vermeyesün böyle sebeb ne?
Hâccü’l-Haremeynüm diyüben da’vi kılursun
Bu saltanât-ı dünyevîye bunca taleb ne?
II. Bayezid (Kardeşi Cem Sultan’a)

Yürü var ey Bayezid sen süregör devrânını
Saltanat bâkî kalır derlerse ol yalandır.
Cem Sultan

İlla Edep, illa Edep!!

Edep iledir nizâm-ı âlem

Edep iledir kemâl-i âdem.

Edep bir tâc imiş nûr-ı Hüdâdan

Giy ol tâcı emin ol her belâdan.

İlim meclislerinde aradım kıldım talep

İlim geride kaldı illâ edep illâ edep.

 

Kudret-i Hakka nazar kıl revnak-ı ezhara bak,
Hâb-ı gafletten uyanup zıynet-i eşcara bak.

 

Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder

Ehl-i dünyâ sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemâl.

 

Sezâ-yı tîğ olur haddi tecâvüz eyleyen mûlar

Anın’çün tîğdan âzâdedir müjganla ebrûlar.

 

Kim ki kaldı ikilikde yâr değil

Yoğa saygil sen anı kim var değil.

 

Vur Pençe-i Âlî’deki şemşîr aşkına

Vur Pençe-i Âlî’deki şemşîr aşkına
Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına

Ey leşker-i müfettihü’l-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına

Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına

Düşsün çelengi Rûm’un, eğilsün ser-i Firenk
Vur Türk’ü gönderen yed-i takdîr aşkına

Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına

Yâ Settâr, yâ Cebbâr, yâ Gaffâr
Yâ Allâh.

Beste: Münîr Nûrettin Selçuk
Güfte: Yâhyâ Kemal Beyatlı
Makâm: Mâhûr
Usûl: Nim hafif

 

Koşma

Dertli 


 

Sefine-i kalbin engine salma,
Aşk bahrinde rüzgâr eser demişler.
Gark olup girdab-ı mihnete dalma,
Gemisin kurtarmak hüner demişler.
Rızkın için elem çekme âlemde,
Rezzak ismi varken levh ü kalemde,
Üsrün yüsrü vardır kalma elemde,
Attan inen yine biner demişler.
Sen hakkına razı olman mı Dertli,
Çün geldin cihana ölmen mi Dertli,
“Nahnü kasemnâ” bilmen mi Dertli,
Hak’tan ne gelirse kader demişler.

XVI – DERVİŞLER Divan Şiiri

XVI – DERVİŞLER
 
 
Dilde Hak’dan gayrı güftâr eylemez dervişler
Cânda aşkdan gayrı bir kâr eylemez dervişler
 
Dillerinde Hak’tan başka bir sözleri olmaz dervişlerin
Cânlarında aşktan başka bir kârları olmaz dervişlerin
 
 
Lâ mekândan geldiler evvel yine andan ahir
Konmaga bir mülke ikrâr eylemez dervişler
 
Dervişler mekansızlık âleminden geldiler yine de ona dönecekler.
Bu yalan dünyanın malına mülküne sahip çıkıp da kara vermezler dervişler.
 
 
Dünya vu ukbâ  hevâsın dem-be-dem medh eylemen
Hubbını kalbinden hiç var eylemez dervişler
 
Dünya ve Âhiret hevesinde olup mehdini etmezler.
Dünya sevgisini kalblerinde barındırmazlar dervişler.
 
 
Cân virüp cânânı bulmakdur murâd ancak hemân
Bunda bundan özge bâzâr eylemez dervişler
 
Onların tek muratları vardır ve Hakk’tr.
Bu âlemde başka bazar bilmez dervişler.
 
 
Zikr olınsa dost kanda gözlerden akar acı yaş
Sevmeğe Allah’ını âr eylemez dervişler
 
Ne zaman yanlarında Dost zikredilse gözlerinden acı göz yaşı dökerler.
Allah’ını sevmeğe ar etmez dervişler.
 
 
Mürşid-i Kâmil yüzinden seyr idüp dil-dârını
Hak bilür kim meyl-i agyâr eylemez dervişler
 
Onlar gerçek Mürşid-i Kâmillerinin yüzünde Hakk’ı seyrederler.
Hakk da bilir ki dervişler başkasına asla meyletmezler.
 
 
Yâr elinden yaralansa yanduğundan şâd olur
Gam çeküp ol derde tîmâr eylemez dervişler
 
Yâr elinden yaralansa da acısından yanmaz şen-şâdüman olurlar.
 Bundan dolayı gam çekip ol derde bir devâ aramaz dervişler.
 
 
Kanda varsa aşka uyar kalbi arşullâh olur
Hırsa virüp gönlini dâr eylemez dervişler
 
Ne zaman aşk uğrasa onlara kalbleri Arşullah olur.
Gönüllerini hırsa-aç gözlülüğe boğdurup da darlığa düşmez dervişler.
 
 
Döşeği sabrun tevekkül yasdugına söykenüp
Hak’dan âher kimseden câr eylemez dervişler
 
Sabır döşeğinin tevekkül yasdığına yaslanırlar.
Ve asla Hakk’tan başka kimseden bir şey istemezler dervişler.
 
 
Gelse kaçmaz kaçsa kovmaz cengi yok dünyâ ile
Nahnü kasemnâ’dan ikrâr eylemez dervişler
 
Dünya ile onların bir alış-veriş cenkleri yoktur.
Dünya onların üstlerine gelse kaçmazlar, kovsa kaçmazlar!
Nahnü kasemnâ’dan başka ikrâr eylemez dervişler.
 
       “E hüm yaksimune rahmete rabbik nahnü kasemna beynahüm meiyşetehüm fil hayatid dünya ve rafa’na ba’dahüm fevka ba’din deracatil li yettehize ba’duhüm ba’dan suhriyya ve rahmetü rabbike hayrum mimma yecmeun : Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf 43/32)
 
 
Mâsivâ rengin koma dilden sakın Ümmî Sinân
Zât-ı Hak’dan gayrı efkâr eylemez dervişler
 
Zât-ı Hak’ın perdesi olan Mâsivâ rengi olan halkın yanıltıcılığını unutma!
Zât-ı Hak’tan başka fikirler taşımaz dervişler.
 
 
Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün
 
Güftâr : f. Sözler, lâkırdılar.
 
Ukbâ : Âhiret, öbür dünya, bâki olan âlem. * Ceza.
 
Tîmâr : f. Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet.
 
Aher : Başka, diğer, gayrı.
 
Câr :  Cer. Dilenmek.
 
Nahnü kasemnâ : “Biz yemin ettik”
 
Efkâr : (Fikir. C.) Fikirler. Düşünceler.
 
vİkrâr : Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak. * Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.

Şems-i Tebrizi(k.s) kimdir?

Tebrizli Şemsi (Muhammed Şemsettin) Azeri Türklerindendir. Yaradılışında üstün vasıflarla bezenmiş, Allah âşığı, hakikat ve mânâ ehlidir. Günümüz doğu Azerbeycan Tebriz’de, 1185 yılında dünyaya gelmiştir. Henüz çocukluk ve ilk gençlik çağlarında, farklı vasıfta yaratıldığını göstermiş, coşkun hareketi, duygu ve düşünceleri ile zamanının değer ölçülerini aşmıştır. Şems´in Sultan Veled´e anlattığına göre, çocukluk günlerinde, melekleri, yerlerde ve göklerde bir çok olayları görür, herkesin de kendisi gibi bu kabiliyete sahip olduğunu düşünürmüş. Sonra bu vasıfların yalnız kendinde olduğunu anlamış, hatta feyz aldığı Şeyh Ebubekir bu yaşadıklarını herkese söylememesini önermiştir.

Şems-i Tebrizî uzun süre Şeyh Ebûbekirin hizmetinde bulunmuş, büyük olgunluk ve erginlik mertebesine erişmiştir. Şems daha sonra Şecaslı Şeyh Rükneddin, Tebrizli Şeyh Şahabeddin Mahmud, Cent´li Baba’ dan faydalanmıştır. Tefsir, hadis, fıkıh, felsefe ve kelâm bilimlerinde  ilerlemiş, dört mezhebin fıkıh esaslarına aşinâ, “Tenbih” adlı eseri incelemiştir.

Yıllarca Suriye Halep ve Şam gibi büyük şehirlerde yaşamış, Arapların dillerini gayet iyi konuşup yazmıştır. Arap edebiyat ve filolojisinde üstün bilgiye sahip olduğunu, Makalât´taki yer yer Arapça pasajlardan anlamak mümkün.
Şems diyar diyar gezip, sohbetine dayanabilecek, kendisini olgunlaştıracak bir şeyh, bir mürşit aramıştır. Konuştuğu kişileri imtihan etmiş, ancak kimse onu tatmin etmemiştir. Karşılaştığı bütün şeyhleri kendine mürid yapıp, arayışına devam etmiştir.

Mevlana ile Şems ilk defa Konya’da Merec’ül-bahreyn’de “iki denizin buluşması” diye tabir edilen yerde karşılaşmıştır. Şems aradığı kişi olup olmadığını anlamak için sorduğu “Hazreti Muhammed mi büyük, Beyazıd-ı Bestamî mi? Ne dersin?” sorusunun devamında aldığı cevap ile, gönül dostuna kavuşmuştur.

Şems ile Mevlana, sohbet ve irşadın son merhalelerini, en güzel dönemlerini yaşarken, müritler arasında kıskançlık hakaret ve iftira başgöstermiştir. Söylentilerin giderek artmasının devamında, Şems Konya’dan ayrılarak, Şam’a gitmiş, halk bu ayrılığın sayesinde Mevlana’nın eskisi gibi kendilerine yöneleceğini düşünselerde, beklediklerinin aksine, Mevlana daha da içeriye kapanmış, iyice kopmuştur. Mevlana’nın bu halini gören halk, yaptıklarından pişman halde kendisinden özür dilemişlerdir.

şemsi tebrizi

Mevlana’nın oğlu Sultan Veled, Şemsi Konya’ya getirmek için yola çıkmış Şam’da Şems’i bularak ondan özür dileyip, geri dönmesi için yalvarmıştır.  Bunun üzerine Şems Konya’ya dönmüş, ancak dönüşünden bir zaman sonra, söylentiler yine artmış, sonunda Şems dönmemek üzere, kimsenin bilmediği bir şekilde Konya’dan ayrılmıştır. Başka bir rivayete göre Şems öldürülmüştür ki, öldüren yedi kişi arasında Mevlana’nın (diğer) oğlu olan Aladdin’de vardır.

Şems ve Mevlana, içinde dalgalar koparan bir barajın kapaklarını açmış, Allah aşkıyla yanıp tutuşmuş, madde dünyasından çıkıp, manevi dünyaya taşınmış, gerçek aşkın ne olduğunu anlamıştır. Onlar iki ayrı bedende tek bir ruh olmuş, birbirlerini tamamlamışlardır.

Mevlana, Şemsi manen kendinde bulduğunu şu dizelerle dile getirmiştir;

“Beden bakımından ondan uzağız ama; Cansız bedensiz ikimiz de bir nuruz; İster O’nu gör, ister beni… Ey arayan kişi! Ben O’yum, O da ben” demiştir!

Şemseddin Sivasî Hz.’nin “olmadan” redifli gazeli

Şu şahane şah beyte(bercesteye) aşina olmayanımız yoktur:

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan 


Himmetlerinin üzerimizde hazır bulunması temennisiyle Şemseddin Sivasî Hz.’nin bu beytini de içeren gazelini paylaşmak istedim:

Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pürnûr olmadan 

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan 

Hakk cemalin Kâbe’sini kıldı âşıklar tavaf
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan 

Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan?

Mest olup meydane geldim ta ezelden ta ebed
İçmişem aşkın şarabın âb-ı engûr olmadan

“Mûtû kable en temûtû” sırrına mazhar olan
Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan

Âşıkın çok derdi amma sırrın izhâr eylemez
Söylemesi terk-i edeb çünki destûr olmadan

Bir acaîb derde düşmüş tutuşur Şemsî müdâm
Hakk’a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan

Şemseddin Sivasî Hz.

(haşr ü neşr: Mahşer günü ölülerin diriltilerek toplanması ve dağıtılmaları
Beyt-i Mamûr: İslâm inancına göre yedinci kat semâda bulunan ve Kâbe’nin izdüşümünde olup meleklere kıble ve tavaf mekânı olan kutsal binâ
dûr: uzak
kenz: hazine
pürnûr: nurla dolu
ağyar: gayrısı
dil: gönül
veli: fakat
âb-ı engûr: üzüm suyu, şarap
nefha-i sûr: sûrun üfürülmesi
izhâr: açığa çıkarma, belli etme,gösterme
destûr: izin
müdâm: devamlı, her daim
menfûr: nefret edilen)
Bir arkadaşım bu gazeli günümüz Türkçesi’yle de yazabilir misin diye rica etmişti. Tasavvufî derinliği olan bu gazeli benim gibi ehil olmayan birinin yorumlaması doğru değil. Yine de gazelin lafzına bakarak anladığım şekliyle yazmaya çalıştım. Belki birilerine faydalı olur ya da yanlış yorumladığım yerlerin düzeltilmesine vesile olur:

1. Her şeyden uzak olmadıkça kişi Hakk’a vasıl olamaz
Gönül pürnûr olmadıkça da hazine(kenz) açılmaz

(Burada “kenz-i mahfî” diye de bilinen kutsî hadis’e atıf yapılmış olabilir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve kâinatı yarattım”)

2. Gönülden Allah’tan gayrısını çıkar ki Hakk tecelli etsin
Hâne mamûr olmaz ise padişah saraya teşrif etmez

3. Daha yerde Kâbe ve gökyüzünde Beyt-i Mamûr yok iken
Hakk cemâlinin Kâbe’sini aşıklar tavaf etmiştir

(Beyt-i Mâmur: İslâm inancına göre yedinci kat semâda bulunduğuna ve Kâbe’nin izdüşümünde olup meleklere kıble ve tavaf mekânı olduğuna inanılan kutsal binâ)

4. Mest olanların sözlerine bakıp aldanma, o sözler kendi sözleri değildir
Öyleyse bir kişi Hallac-ı Mansûr olmadan neden “Ben Hakk’ım” der?

5. Mest olup meydana geldim ezelden ebede kadar
Daha üzüm şarabı olmazdan evvel aşkın şarabından içmişim

6. “Ölmeden evvel ölünüz” hadis-i şerîfindeki sırra mazhar olanlar
Mahşer günü ölülerin diriltilip dağıtılmalarını Sûr’a üflenmeden önce bu sırda görmüşlerdir.

7. Âşıkın derdi çoktur amma sırrını açığa vurmaz
Çünkü destûr olmadan bu sırrı açıklaması edepsizliktir

8. Bu Şemseddin bir acayip derde düşmüştür ve her daim yanmaktadır
İnsanların nefret ettiği bir kişi olmadan Rabbine de makbûl olmak ister

Salat ü selam Efendimiz’e, ehl-i beytine, ashabına, gelmiş geçmiş tüm Peygamber Efendilerimiz’e,Şemseddin Sivasî(k.s.) özelinde tüm Hakk dostlarına ve salihlere olsun.

Hiç gereği yokken..

Hiç gereği yokken hayatına girer insanlar.

Hiç gereği yokken karşına çıkarlar.

Hiç gereği yokken gününü haftanı ayını belkide yıllarını alırlar.

Hiç gereği yokken gece-gündüz aklından geçen her düşünceye bulaşırlar.

Hiç gereği yokken seni istemediğin kadar mutlu ederler.

Sonra hiç gereği yokken hayatından çıkıp giderler.

Anladım ki meğer gerçek dost aşk Mevlâ imiş.

Ne beni unuttu ne de bıraktı.